9 Ekim 2018 Salı

Ah Bu Cesur Yeni Dünyanın İnsanları!



Bir dünya düşünün, insanların artık aile kurmadıkları hatta çocuk bile yapmadıkları. Bir dünya düşünün, artık insanların bir makinenin içindeki dişli çarklardan ibaret, tamamen mekanik bir yapıya dönüştüğü ve bireyselliklerini iyiden iyiye kaybetmeye başladıkları. Bir dünya hayal edin, takviminin bile değiştiği, ulaşımın dahi kopterler tarafından yapıldığı, savaşların yaşanmadığı, zıtlıkların yok olma sürecine girdiği, kaosun artık bir opsiyon olmadığı, istediğiniz kadar tüketimin olduğu, mutluluğun size şişeler halinde verildiği, artık onarıma ihtiyacın olmadığı, tüm imkanların sağlandığı, doğumdan itibaren konumunuz ne olursa olsun en mutlu şekilde şartlandığınız ve totaliter bir barışın yaşandığı. Bir dünya kurun kafanızda, hiçbir kurdun, ayının ya da herhangi bir yırtıcının dolanmadığı ovalarda huzur içinde otlayan ve yaşamın tadını çıkarmaktan, mutlu bir şekilde otlamaktan başka bir misyonlarının kalmadığı koyunların olduğu ve en az onları idare eden çoban, çoban köpekleri ve dağ evinin sahibinin de onlar kadar büyük bir huzur içinde olduğu. Hayal edin, kafanızda kurmaya başlayın, içinizde hissedin ve haykırın, haykırın bu büyük platolarda avazınız çıktığı kadar, ses tellerinizi zorlayana kadar bağırın ve tüm yaylayı sesinizle inletin ah bu Cesur Yeni Dünya diye, yankınız duyulsun her yerden ve baksın tüm bu ovanın vatandaşları size, çınlasın kulakları, haykırın içinizi ve bastırın tüm fırtınayı sadece sesinizle ve selamlayın tüm bu bölgeyi, ah, selam olsun sizlere CESUR YENİ DÜNYANIN İNSANLARI!


 Cesur Yeni Dünya, 20. Yüzyılın en başarılı distopyalarından biridir ve genellikle de Orwell’ın 1984’ü ile beraber karşılaştırılır, değerlendirmeye alınır ve farklılıkları dökülür. Aslında iki kitapta da mevcut düzenden bıkmış, usanmış ve yaşam amaçlarını dayatılan düzene göre kurmak istemeyen insanların hikayelerine denk geliriz ama iki kitabın bunu anlatma yöntemleri tabii ki çok farklıdır. İnsan 84’ü okurken griliğin içine boğulur, Büyük Birader’in gözü üstünüzdedir ve hiç olmadığı kadar yoğun bir gerginlik ortamı hakimdir, sanki odanızda değil de Kuzey Koredeymişsiniz gibi hissedebilir ve arkanızda ki gözlerin varlığı dibinizde biter. Cesur Yeni Dünyada ise bu gerginliği yaşamazsınız, daha renkli sunulan bir dünya, belli bir özgürlük ortamı ve minik şişeler içinde tüm dertlerinizden arınabileceğiniz minik tatiller vardır, Cesur Yeni Dünya’da buhran yoktur, her daim sizi gözetleyen tele ekranlar dibinizde bitmez ve okurken de biraz daha rahat hatta yer yer huzurlu bir şekilde okursunuz. Yine de temel amacım bu iki eseri kıyaslamaktan ziyade daha çok Cesur Yeni Dünya’ya kendimce naçizane bir değerlendirme sunmaktan öte değildir. Rezervasyonumuzu ayarladığımıza göre, artık Ayrık bölgelere doğru yolculuğumuza başlayabiliriz.


Bir ülkenin kaderini değiştiren liderler her daim tarihte denk geldiğimiz figürlerdir ve birçok ülke kuruluşlarını bu liderler üzerine kurmakta ve onları belli derecede de mitleştirmektedir, tıpkı Antik kralların bir zamandan sonra o politeist yapının içinde ki panteon içerisinde yer alması gibi. Burada ise bir adam sadece bir ülkenin kaderini değiştirmemiştir, sadece sınırları çizilmiş bir toprağın insanlarının hayatını hepten alt üst etmemiştir ve oluşturmaya çalıştığı sistem bir ya da belli başlı ülkelerde tutmamıştır. Hayır, bu adamın yaptıkları aslında bu evrenin içerisindeki Dünya gezegenini tümden kapsamaktadır. Evet, sahne sizindir sayın Ford! Ford, kitabımızdaki sistemin en temel öğesidir hatta onun yaratımının dizaynını kafasında kuran ilk kişidir, öyle bir kişidir ki adı bile takvimlere etki edecek kadar önem arz etmektedir hatta insanlar artık aman Tanrım yerine aman Ford’um diyebilecek seviyelere kendisini çıkartmaktadır! Cesur Yeni Dünya’yı elinize alıp okumaya başladığınızda sanki bir ütopyayla karşılaşmış gibi hissetmenizi sağlayan kişidir yani Ford, Ford kısacası Huxley’nin bizzat kendisidir ve bu evrenin mitleşmiş figürüdür. Peki Ford, ne değiştirmiştir insan hayatında? Ne değiştirmemiştir ki aslında! 1929 buhranını bizzat hisseden ve içindeki değerlerden vazgeçmeyi hatta demokrasinin tüm nimetlerinden pes etmeyi dahi bile o dönemde düşünmüş Huxley’nin, stabilite uğruna bireyin bireyliğinin elinden alındığı düzenin ilk yansımasıdır Ford. Ford’un başlattığı ve daha sonradan evrimleşmiş bu sistemde, artık insanlar Bokanovski adı verilen yöntemlerle bilimsel olarak yaratılmakta ve doğumlarından itibaren bilgisayar parçaları olarak yaratılırmışcasına kodlandığı bir yapı öne çıkmaktadır. İnsan artık dünyaya cenneti indirmiştir, cehennemi kökünden sökmüş ve Tanrıyı öldürmüştür! Selam olsun sana CESUR YENİ DÜNYA! Ama bunun için insanlık aslında çok büyük bedelleri de beraberinde ödemiştir. Peki, yazar bize bunu başta bir ütopya olarak yansıtırken neden daha sonra içten içe bir Distopya’nın içindeymişiz gibi hissettirmeye başlıyor? Ford, bizzat Huxley ise, neden böyle bir yolu seçiyor? Aslında bu dünyadaki belli başlı karakterlerde olduğu gibi, insan zıtlıkların savaşını her daim beyninde vermektedir ve Huxley de böyle bir durumdadır tabii ki her şeye rağmen! Bu yüzden kitapta tek bir Huxley’nin olduğu gibi bir yanılgıya kapılmamak gerekir tabii ki. Ford, Huxley’nin Apollocu tarafıdır ama John Savage yani nam-ı diğer vahşi ise Huxley’nin Dionysoscu tarafını simgeler burada bana göre. Bir yandan kurduğu düzen idealdir, stabildir, insanlar artık mutludur, hastalıklar yoktur, insan hayatlarının biyolojik zirvelerinde oldukları gibi ölmektedir hatta öyle ki ölseler bile ölüm korkusu yoktur artık, Pavlov’un köpeğinde olduğu gibi insan doğumundan itibaren onları yetiştirmekten sorumlu kurumlardaki yoğun şartlandırmalara maruz kalmıştır ve elinde sahte mutluluklar, tamamen sistemin esiri olmuş hatta sistemin bizzat yarattığı insan yığınları kalmıştır geriye. Tabii bir yandan da bu yapının içinde Ayrık Bölgeler ve sisteme uyum sağlayamayan insanlar için bizzat sistem tarafından oluşturulan Adalar aslında Huxley’nin içinde verdiği savaşın birer yansımalarıdır, yani dünya her şeye rağmen ütopik bir düzenden ibaret değildir ve aslında kaos yok edilememiştir fakat şekil değiştirmiştir.



Kitabı aslında bana göre güzel yapan nokta tam anlamıyla budur, karmaşanın ve kaosun bir yandan ütopik bir sistem olarak örgütlenmesi ama bir taraftan da bu cennetin, insan hayatından götürdüklerini yansıtan, çok taraflı karakterlerin kitapta var olması ve evreni hepsinin gözünden dinleme şansımız olması. İnsanlık her ne kadar cennetine kavuşmuş olsa da, gerçek dünyadaki kaotik düzen ve zıtlıkların çatışması, paradokslar, ölüme doğru giden yolculukta hayata bir mana katma savaşı gibi normal bir insanın hayat hikayesinin tüm betimlemeleri de beraberinde nüfusun büyük çoğunluğu adına kaybolmuştur artık ve hayat aslında neler dayatılıyorsa sana, bizzat onu yaşadığın ve hiçbir şeyi kendinin elde etmediği, sana bizzat doğumundan verildiği bir şey halini almış ve bireyler en temel özlük haklarını kaybetmiştir, yani hayatı kendilerinin deneyimleme hakları. Mond’un da dediği gibi trajediler derin ve güzel hikayelerdir ama böyle bir dünyada artık Othello’ya ihtiyaç yoktur. Halbuki insanı hepten bir değişime götüren ve hayatının yönünü belki de 180 derece dönüşten şeyler bu trajedilerdir ve trajedilerin bu kadar sevilmesi, bir hikayeyi daha güzel hale getirmesi de, insanlar olarak o sanat eseriyle bağ kurmamızı sağlaması ve karaktere bir anlam yüklemesidir. Artık burada sanat bile pragmatiktir, yalnızca zaman öldürmek ve mutlu olmak adına icra edilmektedir, yani bireyselliğini ve bir bireyin yaratımı olma özelliğini kaybetmiştir sanat, yoğun denetimlerden geçen ve bu topluluğu sistemin içinde tutmayı amaçlayan bir yapı halini almıştır. Müziğin de sinemanın da tek işlevi budur bu yeni dünyada, bu Ford sonrası dönemde, ötesi de düşünülemez çünkü bu, istikrarın bozulmasıdır ve böyle bir senaryo kabul edilemez. Artık sanat ve bilim tamamen kontrol altındadır, ihtiyaçların karşılanmasına yöneliktir, bireysel bir gaye taşımaz ve bireyleri sorgulatmak ya da düşündürmek üzerine kurulu bir tarafı yoktur, felsefe bu dünyaya bir ihanettir zaten ve mekanize olmuştur dünya insanları tamamiyle, tıpkı doğum süreçleri gibi. Neticede insanların yalnız kalma hakları bile yoktur, bu aykırılık ve antisosyallik olarak kabul görmektedir, her insan birbirine aittir en nihayetinde. İşte aslında cennetin bedeli budur, tek bir ideolojinin zaferinin bedeli budur, tek tipte bir toplum yaratma isteğinin bedeli budur, yapılar sana ne derse ona uymak zorunda kalışın, özlüğünü kaybedişin ve mutluluğun tanımını bile tek başına veremeyecek bir acizliğe sahip oluşun. Sistem ne derse osun, senden ne bekleniyorsa onu yaparsın hatta ona göre şartlandırılırsın ve hayatını bir kum saatiymişcesine yaşarsın, kum bittiğinde sen de bitersin ve tüm değerin de budur bu yeni dünyada, en azından sana dayatılmaya çalışılan budur ve kendi değerini inşa etme ya da insanların sana kendilerince değer yargıları yüklemeleri mümkünatını kaybetmiştir ya da kaybettirilmesi amaçlanmaktadır. Aslında bir ütopya oluşturabilmek için yapılması gereken fedakarlıklar da tam anlamıyla bunlardır, yani ütopya dediğimiz şey aslında bir o kadar da distopyadır ve paradoksal bir yapıdır. Huxley’nin bir taraftan oluşturduğu düzenin idealliği ama bir diğer tarafından ürperticiliği de tam olarak burada yatmaktadır, her şeye rağmen zıtlıklar bu dünyada bile varlığını hissettirmektedir ve Huxley bunu çok güzel aktarmıştır bana kalırsa, kitabın bir etkileyiciliği de buradadır ve zaten yazarın da kafa yapısı itibariyle o yıllarda bu tarz bir mod içine girdiği, BBC röportajlarından ve verdiği demeçlerden anlaşılabilmektedir.




Yazar kitapta iç hesaplaşmasını ve düşünce yapısını aslında bizlere çeşitli karakterler ve onların hayata bakış açılarında aktarmakta, içindeki çatışma ortamını bizlere olabilecek en renkli haliyle sunmaktadır. Düşünün ki bir çatışma, silahların konuşmadığı, bombaların patlamadığı ve fiziki değil akli kuvvetin ağır bastığı. Bunu ilk gözlemleyeceğimiz karakter Bernard Marx idir (Buradan itibaren kısaca karaktere Marx diyeceğim ama sanmayın ki bahsettiğim Karl Marx idir. :D ). Marx aslında içten içe bir yandan dünyanın bu düzeninden nefret etmekte ve insanlarına ayrı bir tiksinti duymaktadır fakat aslında içten içe onlardan da kabul görmek, bu düzende kendi mutluluğuna kavuşmakta ister ve kendini tatmin etme ihtiyacı duyar. Bu yüzden aslında insanlara karşı yoğun bir obsesyon geliştirmiştir, fiziksel bozukluğu her daim onu amaçlarından bir adım geriye itmiştir ve bu eksikliğini, tek arkadaşı, hatta belki de bu dünyadaki tek gerçek dostu Helmholtz ile paylaşmakta ve yer yer onu da sıkmaktadır Marx fakat elinde sadece bu vardır Marx’ın, durumunu kabullenmiş, determinist anlayışa yenik düşmüştür ve belki de düşmek de zorundaydı, yaratılan düzende bozuk bir plaktı o, harmoniyi bozmaktaydı ve çekicilik sahibi değildi, bir müzik grubunun en silik üyesi ve enstrümanını en kötü kullanan müzisyeniydi bu düzene göre Marx ve o aslında bu durumu içten içe kendine yediremiyor ve bir türlü kabullenemiyordu. Marx’ın hayatı Ayrık Diyarlarda tanıştığı bir insan sayesinde değişecekti, John onun hayatını kökten bir değişim dalgasına sürükleyecek ve kafasında kurduğu sihirli dünyanın kilitli kapılarını ona açacak olan anahtara dönüşecekti. Neden dönüşmesindi ki? John Savage, bu Cesur Yeni Dünya’da artık anlamını kaybetmiş ve insanlara bırakın öğretilmesini, öğrenmek bile istemeyen kitlelerin bilmediği şeyleri biliyordu ve bu dünyanın insanları için aslında bu, görülebilecek en güzel duyusal filmden bile daha ilgi çekiciydi, dinledikleri en iyi müzik bile John Savage’i gözlemlemek kadar onları coşturmuyor ve içlerinde barındırdıkları vahşiyi açığa çıkarmıyordu, aslında vahşi dedikleri kişiden daha vahşi olan yanları onla beraber açığa çıkıyordu.



Ah zavallı Linda, o sadece basit bir kurbandı, bir kere çirkindi Linda, insanlar ona bakmaya bile tahammül edemiyordu ve Linda’nın sunup sunabileceği her şey, bu insanlar adına aslında birer hiçbir şeydi. Bu dünya trajedilere açık değildi ve Linda da yalnızca kaçma isteğiyle yoğrulmuştu ve bu istek, kum saatini hızlandıran istencini doğurmuş ve son günlerini, bir felç hastasının tüm umutsuzluğunu omuzlarına yüklenmişçesine geçirmişti. Linda, ne kadar kusursuz bir düzen yarattığını iddia edenlere karşı bir anti-tez idi ve hayatın belirsizlik denkleminin ne gibi sonuçları olabileceğini gösteren kanlı, canlı bir örneğiydi. İşte böyle zavallı bir kurbanın oğluydu John Savage, tüplerde üretilen insanlığın ilk gayr-ı resmi çocuğuydu o, Cesur Yeni Dünyada doğan ilk piçti aslında Ayrık Diyarlarda dünyaya gelen. Savage bulunduğu ortamda her daim dışlanmış, hakir görülmüştü ve kendini öğrenmeye adamıştı, anlamaya, okumaya ve kavramaya bu hayatı, hayatın ta kendisini ve bunu sanatla idrak etmek dışında elinde hiçbir seçeneği yoktu kendisinin. Savage, iki dünyanın aykırı kişiliğiydi, bunların bir senteziydi ama bu sentez yüzünden iki dünyadan da yabancılaştırılmış hatta soyutlanmıştı. Öyle ki Savage, sözümona medeni dünyaya adımını attığı andan itibaren kendini spot ışıklarında bulmuş ve bir daha üstünden hiç inmemişti ama bu onu aslında Kızılderililerle geçirdiği zamandan daha fazla aliyenasyona maruz bırakmıştı, hem de yanında insanlarla beraber, ne de olsa herkes birbirine aitti ama bu aidiyet, bireyselliği tamamen öldürmekteydi. İşte Marx, Savage sayesinde şöhretine şöhret katmış, bulunduğu komünitenin en iyi isimleriyle zaman geçirmiş, Linda’yı kendisini İzlanda’ya sürmeyi düşünen müdüründen kurtulmak adına kullanmış ve bölgenin en iyi kadınlarıyla beraber yatmıştı hatta ona bu zamana kadar ahbaplık eden yakın dostu Helmholtz Watson ile arasını açmıştı bu soma sarhoşluğu kadar beter sarhoşluğunda. Bu zafer sarhoşluğu Marx’a pahalıya patlayacaktı çünkü Savage kimseye ait değildi, o bu dünyanın içindeki bireyin bizzat kendisiydi, o özgür olandı ve direnendi. Marx’ın bu zafer sarhoşluğunun belli bir zaman içinde paramparça olacak olması da Savage’in bu özelliğindendi, yani bireyselliğindendi ve Marx’a ait tapulu bir eşya olmayışından kaynaklıydı yani herkes birbirine aitti belki de bu dünyada ama Savage kimseye ait değildi, o hür olandı. Marx için aslında hayatının gerçek trajedisi bu anla beraber ortaya çıkmıştı, John Savage’i bir kozmetik ürünmüşçesine kullanıp, karakterine sürdüğü makyaj tabakası tamamiyle dağılmış ve insanlar için artık Marx’ın yeniden hiçbir çekiciliği kalmamış hatta ondan, eskiden olduğundan daha fazla nefret etmelerini sağlamıştı bu makyajın dağılması. Neticede sürdüğünüz makyaj, yüzünüze bir maske geçirmekten farksızdır ve insanların görmek istediği eğer bu maske ise ve siz bu maskeyi onlara bu maskeli baloda sunamayacak duruma düşerseniz, insanların gözünde bir değeriniz kalmamıştır ya da aslında hiçbir zaman da olmamıştır çünkü zaten gerçek Marx ile de ilgilenmemiştir bu insanlar, makyajın çekiciliği onları cezbetmiştir sadece. Maquillage kelimesidir ilk noktası makyajın, eski Fransızcada masquiller fiilinden çıkmıştır bu kelime ve İtalyanca’da da bir alternatifi olarak trucco denmiştir ama masquiller’nin lekelemek manası ve trucco’nun da sahtelik manası vardır. İşte aslında bu şartlandırılmış toplumun hem sahteliği hem de lekelenmişliği ve bireyselliğini tamamen kaybetmiş oluşunun bu maskeli balo ortamında sergilenişine yönelik en güzel göndermeler, Marx’ın Savage’in kontrolünü kaybettiği ya da kontrol sahibi olduğu yanılgısının kırıldığı sahnelerde kendini göstermektedir ve Marx sahip olmak istediği hayatı artık geri dönülemez bir şekilde bu sahnelerde kaybetmiş ve sığınabileceği tek dostu Watson’a geri dönmüştür.



Aslında tıpkı Linda’nın durumunda olduğu gibi Marx bir kurbandı bu sistemde, muhtemelen doğum kurumlarında ki bir görevlinin hatası sebebiyle böyle doğmuştu Marx ve bu da hangi sistemi kurarsanız kurun, kusursuzluğun bu dünyada var olamayacağına ve anlık olayların bir insanın neleri değiştirebileceğine yönelik bir diğer güzel referanstı bu kitapta. Yani Marx olması gerektiği gibi daha uzun boylu, insanların çekici bulacağı biri olması gerekirken, belki de tüpüne karıştırılan bir alkol yüzünden böyleydi ama hayat böyle bir şey aslında işte. Tıpkı Linda’nın durumunda olduğu gibi, kusursuz sistemi kurduklarını iddia edenlere yönelik bir darbeydi Marx’ın durumu. İşte Marx’ı Marx yapan böyle bir durumdu, trajedilere yer olmayan dünyada ki trajediydi Marx’ın durumu ve Savage ile olan deneyiminin verdiği zafer sarhoşluğunun kırılması da, onun için bir diğer trajedi oldu ve bu iki trajik olay, Marx’ı artık kitabın sonundaki haline getirdi ve en çok korktuğu şey, aslında bir nevi onun kurtuluşu olacaktı, kim bilir? 



Olaylarda Marx kadar önemli bir karakter daha varsa, o da Lenina Crowne’ın ta kendisidir. Aslında Lenina başlarda normal bir karakter portresi çiziyordu. Yani kendisine şartlandırıldığı gibi davranıyordu Lenina, genel olarak Henry Foster gibilerle beraber oluyor ve görevlerini yerine getiriyordu fakat bir yerde içten içe bundan tatmin olmamaya başladı Lenine ve farklılık aradı. İşte bu noktada asıl değişimi, Marx’dan hoşlanmasıyla olacaktı kendisinin ve hiç beklemediği bir maceraya atılacaktı o da Marx ile beraber sonuçlarını daha önceden kestiremediği. Fanny ona uyarmaya çalışmıştı aslında bu düzenin iyi bir vatandaşı olarak ama Lenina onu dinlemekten acizdi ve kendi yolunu çizme peşinde gitmişti, yani Marx ile de denemek istiyordu bir şeyleri ve ondan hoşlanıyordu. Neticede onları Ayrık Bölgelere olan yolculuklarına, Linda ve oğlu John Savage ile tanışmalarına götürecek olan macerada bu sayede başlayacaktı ve Lenina’nın hayatı tamamiyle bir değişime uğrayacaktı buradan sonra. Hem Fanny’e karşı Marx hakkında haklı çıkmasının sevincini içinde taşıyacak hem de hayatında hiç hissetmediği bir şeyi hissedecekti, yani aşkı! Evet, Lenina aslında John’a aşık olacak ve Savage’in de karakterine büyük bir etkide bulunacaktı. Lenina bu aşka öylesine kapılacaktı ki, şişelere uygulaması gereken aşılardan birini yapmayı ihmal edecek ve ileride doğacak bir Alfa görevlinin ölümüne dahi sebep olacaktı. Aşk belki de bu dünya adına unutulmuş bir duyguydu sonuçta herkes birbirine aitti, değil mi? Ama Lenina yalnızca Savage’i istiyordu lakin hala bu dünyanın değerleriyle hareket ediyor ve sadece birini istemenin, eski toplumlarda ne gibi bedelleri olduğunu bilmiyordu Lenina. Aşk dediğimiz şey hikayelerde epik bir tarafı da barındırır içinde, aşık olan iki kişi birbirleri adına normalde yapamayacağı fedakarlıkları yapmayı seçerler ve tabii trajik bir yanda barındırır ama aslında bu hikayelerin en belirgin özelliği, o iki kişinin birbirlerinden başkasını görmemesi ve bu sadece seksüel duygularla değil, birbirlerini bütünüyle sevmelerinden geçer. İşte John aslında içten içe böyle bir şey arıyordu, Kızılderililerinden gördüğünü ve Romeo ile Juliet’den okuduklarını kafasında sentez etmişti neticede ve Lenina’nın yolu ona göre basit bir kahpelikten ibaretti ve kendisinin de bir şeyler hissettiği Lenina’dan aynı anda iğrenebilmesini de buna borçluydu. Lenina Crowne için ve John Savage için aşk başka şeylerdi. Bu Cesur Yeni Dünya’da evlilik ve aidiyet yoktu neticede, Lenina bildiği tek yoldan aşkını ifade etmişti John’a ve John adına bu yalnızca faciaydı, kabul edilemez bir durumdu çünkü onun kafasındaki aşk sentezi, aşka yönelik daha eski bir mentaliteyi barındırıyordu kafasında. Bu da Savage adına Linda’nın ölümünden önce bir başka trajediyi oluşturduğu yani aşık olduğu kadının kafasında oluşturduğu bir imgeydi, fizyonomisi çok daha başkaydı Lenina’nın.

-İNTERLÜD

Aslında bu satırları yazmaya başladığımda bu kadar uzun bir şey yazmayı hayal etmiyordum, kafamda daha sistematik düşünceler vardı ve hala da varlar ama bazen müziğin ritmine kaptırmak ve karalayabildiğince karalamakta bu tarz sebeplere yol açabiliyor. İşin ironisi şu ki, daha yazmak istediklerimi bitirmedim bile ve bittiğinde kaç sayfa çıkacağını bilemiyorum da. Belki de daha metodik çalışmalar yapmam gerek ama bu yazım bir inceleme olarak başlayıp daha sonra bu özelliğini korumakla beraber bir yerde de kendimi tatmin etme önceliğimin daha bir ön plana geçtiği bir çalışmaya dönüştüğü ve kendimi yazmaya çılgınca kaptırdığım bir yazı haline geldi. 

-İNTERLÜD



İşte Marx ve Lenina, Savage’in hayatını hepten değiştiren iki figür olarak dikkat çekti kitapta her daim. Helmholtz Watson ise yaşanılan bazı süreçlerden sonra Marx’ın olduğu kadar Savage’in de bir ahbabı olarak yer aldı. Watson, Savage’in dokunup da hayatını değiştirdiği bir diğer insandı kitapta ve genel olarak yan bir karakter portresi çizse de, daha sonra kitaptaki bir diğer dikkat çekici karaktere dönüşecekti kendisi de. Watson genel olarak ortamların Alfa erkeği gibi tanımlanan bir karakterdi, yeterince yakışıklı ve fazlasıyla da zekiydi ama zekası ve sorgulama yeteneği bir yerde onu tatminsizliğine götüren şey olacaktı. Marx mesela yoksunluk çeken bir karakterdi içinde, işte Watson bunun tam tersiydi aslında, o ise varlığa doymuştu ve bu onu bir yerde varlık içinde yokluk çeken bir bireye dönüştürmüştü ve artık yenilikler istiyor, insanlardan da o kadar hoşlanmıyordu. Marx’ı yoksunlukları bulunduğu yere getirirken, Watson’ı varlıklı hali getirmişti işte. Bu açıdan Marx’ın aksine Watson’ın zaferi John Savage ile tanışması ve onla kurduğu diyaloglar ve yaşadıkları olmuştu temelinde çünkü Watson’ın tam olarakta böyle bir şeye ihtiyacı vardı ve diğer insanların aksine, Savage’i rahatsız eden ve spot ışıklarına çeken bir karakterden ziyade, onla konuşan, anlamaya çalışan ve yeri geldiğinde de Savage’in fikirlerinden eğlenen bir bireydi Watson. Savage’in Soma sırasındaki insanları kendince kurtarma çabası ve soma zehrinden arındırma teşebbüsüne yönelik en güzel destekte yine Watson’dan gelecekti Savage adına hakeza Marx’ın aksine. Marx yaşadığı büyük hayal kırıklığına ve yenilgiye rağmen, ait olamayacağı bir grubun içinde bulunma isteğini hala koruyordu, bir yandan belli aykırılıkları olsa da diğer taraftan da aslında içinde bulunduğu düzende tutunmak ve onun içinde yaşamaya devam etmek isteyen, karmaşık bir insandı. Watson bunun zıddıydı, o artık bu düzenden bıkmıştı ve Savage’in tüm çılgınlıkları ona bitmesini istemediği gerçek bir melodi gibi geliyordu, onu dinliyor ve içinde kayboluyordu, bu çılgınlıkların dünyasının denizlerine daha da batıyordu Watson ve Savage ile beraber haykırıyordu, sonuçlarından ise pek çekinmiyordu çünkü o bu düzenden bıkmıştı ve bunu korumak istemiyordu hatta yıkmak istiyordu.




İşte Huxley karakterlerini böyle yaratmıştı, hepsinin bu dünyayla alakalı diyecek sözleri ve yapmak istedikleri işler vardı, hepsi bu dünyanın ayrı bir kanadını simgeliyordu ve bu dünyayı bize farklı açılardan anlatıyordu, tıpkı Huxley’nin kendi döneminde düşünceleriyle ilgili bulunduğu karmaşa ortamı gibi. Watson bu yaratılan düzende var olmak istemeyen bir bireydi, Lenina içindeki hislerle ne yapacağını bilmiyordu, bir yandan farklılıklar isterken bir yandan da düzenin monotonluğunu içinde barındırıyordu, Marx düzenin marjinal çocuğu olmak istiyordu, bir yandan farklılıklarıyla dikkat çekmek ama bir yandan da Londra’da, bu yapının kalbinde var olmaya devam etmek istiyordu, Mustafa Mond realizmin pençelerine tutunmuştu ve ideallerini bir kenara bırakmayı tercih edip, düzenin kalbinin regülatörü olmayı tercih etmişti, Linda mükemmel gözüken düzenin zavallı bir kurbanını simgeliyordu, o Ford’a adanmış bir adak gibiydi. Hikayeye ciddi derecede etki etmiş karakterlerden özel olarak bahsetmediğim iki kişi kaldı, yukarıda adını andığım Mustafa Mond ve tabii ki adından sık sık bahsettiğim John Savage. İkisini beraber ele almayı tercih edeceğim çünkü iki zıt kutubun temsilcileri onlar. Mond, Fordist rejimin devamlılığını sağlaması gereken bir denetçi, yani Ford hazretlerinin bu dünyadaki temsilcisiydi. Savage ise bu cesur yeni dünyanın ilk piçi, bulunduğu ayrı dünyaların kalıplarına tam manasıyla oturmayan biriydi, Savage bu cesur yeni dünyanın eski tarihini simgeliyordu, kızılderililerin nefret ettiği beyaz insanı ve onun tüm tutkularını, kaosunu ve değerlerini, ne ayrık diyarlara ne de cesur yeni dünyaya ait olandı Savage, o bir vahşiydi sadece ama vahşiliği aynı zamanda hürlüğünü sağlayandı. Bu iki karaktere seçilen isimler bile tesadüfi değildi neticede. Mustafa Mond’un Mustafası Mustafa Kemal’i simgelemektedir, modern Türkiye’yi yaratan ve eski düzeni yıkıp, yeni düzenin koruyucusu ve kollayıcısı olan ama Mustafa Kemal tek bir ülkenin lideriydi ve burada seçilen soyadımız Mond ise Fransızca’da dünya demekti, yani Avrupa denetçisi Mustafa Mond, bu düzenin ve bu dünyanın koruyucusu ve kollayıcısıydı. John Savage’in John’ı ise John the Baptist’i (Vaftizci Yahya) temsil eder, neredeyse tüm Sami dinlerde yer alan bir karakter ve eski medeniyetin önemli bir figürüdür John the Baptist ve Savage ise vahşi demektir, eski dünyayın temsilcisi bir kişinin bu dünyada alabileceği tek lakabı simgeler ve bir soyad değildir, bu cesur yeni dünyanın insanlarının ona taktığı bir lakaptır vahşi. İşte medeniyeti simgeleyen Mustafa Mond ile eski dünyanın vahşetini içinde barındıran John the Savage, özellikle sona bırakmayı tercih ettiğim iki karakterdi, Huxley’in iç dünyasının ana temsilcileriydi keza bu karakterler bence.



Mustafa Mond geçmişin acılarını bizzat deneyimlemese dahi öğrenmiş, okumuş ve benimsemişti. Bu bir açıdan radikal ve ekstrem özellikteki cesur yeni dünya devrimini yapan kişi Ford olabilirdi ama düzenin devamlılığından onun denetçileri sorumluydu yani Alfa+ karakterler. İşte Mustafa Mond böyle bir karakterdi, en azından buna evrilmeyi kabul etmişti, düzenin devamlılığı için kendini feda etmişti ve bu fedakarlığını da kurulmuş düzene tamamen bağlılık içinde çalışarak sürdürmeyi tercih etmişti. Mustafa Mond, bu düzenin korucusu olmak adına kendi bireysel zevklerinden ve bilime olan tutkusundan vazgeçen bir karakterdi, onun için huzur ve barış ortamının sağlandığı bu ütopik düzenin korunması, hastalıkların ve savaşların olmadığı, düzensizlik ve isyanın hakim olmadığı, toplumsal kaosun minimumda tutulduğu ve hayatın tekdüze bir noktaya evrildiği bu dünya rejiminin korunması artık her şeyden daha önemli bir hal almak zorundaydı görevi gereği, kişisel zevkler ve bireysellik gibi insani istekler adına bundan vazgeçilemezdi, bu yüzden bu rejimin yarattığı düzeni sorgulatacak ve insanlarda memnuniyetsizlik hissettirecek eserleri ve tabii ki insanları engellemekte onun göreviydi. Yine de aynı zamanda bunları anlayabilmek, analiz edebilmek ve aslında içten içe belli derecede de kişisel zevklerini tatmin edebilmek için, bu hisleri anlamak adına eski dünyanın eserlerini de okumakta da serbestti Mond ve bundan belli derecede de zevk alırdı ama artık trajedilerin olmadığı bir dünyada, bunlar sadece düzene zarar verme ihtimali olan küçük kıvılcımı insanların içinde çakabilecek derecede tehlikeli bir dönemde kaleme alınmış eserlerdi en nihayetinde. Mond bunları bilir ve bunlardan zevk alırdı ama aynı zamanda bunların yeni ve cesur dünyada yayılmasının yaratabileceklerini de çok iyi analiz etmişti kafasında ve stabilite uğruna bunlardan feda edilmesi gerektiğinin bilincindeydi sonuçta. Bu açıdan Mond, düzen uğruna stabilite uğruna tüm karmaşa ve kaostan, yani insanın kendi kendine manalar çıkarabileceği deneyimlerden vazgeçip, kolektif ve tüm toplumun birbirine ait olduğu düzeni benimsemişti. İşte Mond böyle bir karakterdi, bilimi ve sanatı insanların eline bırakılamayacak kadar tehlikeli ve regülariteye ihtiyaç duyan aygıtlar olarak benimsemiş ve onların tüm bireyselliğini, sanatçının ya da bilim adamının yarattığı eserlere kendilerinden bir parça olarak dokundurdukları, ruhlarından çıkmış olan bireyin damlaları bile artık bu eserlerde görülemezdi ve tamamen kontrol altındaydılar. Mond, o yıllarda Huxley’nin de geçirdiği bunalımlar ve sorgulamalarda ki stabilite yanlısı, düzen ve huzur adına tüm bu bireysellikten ve demokrasinin seçimler dışında da sağladığı birçok kazanımdan vazgeçmeye hazır Apollocu tarafıydı bana göre. Yukarıda da Ford’un böyle bir tarafını simgelediğini söylemiştim Mond’un ama neticede Ford’un düzeninin devamlılığı artık Mond ve diğer denetçilerin elindeydi, aslında Ford’un peygamberleriydi onlar ve doğal olarak Huxley’nin bu tarafı onlarda da mevcuttu. Benim kısaca Mond da gördüklerim bunlar ve genel olarak girdiği tüm diyaloglardan da keyif almış, hatta ara ara dinginlik hissetmişimdir.



Mond bu şarkının bestesini mekanik olarak yazan ve orkestralara çaldıran kişiydi ama asıl bu şarkıya ruhu yazdığı sözler ve şarkıyı söyleyişiyle kazandıran Savage idi, yani assolistimiz diyebiliriz bir açıdan kendisine. Savage tüplerden yetiştirilen iki insanın bizzat dünyaya gelmesine sebep olunan çocuğuydu ve bu yüzden bu yeni dünyanın piçiydi en nihayetinde, bu düzende asla kabul edilemez bir bozukluğun simgesiydi ve kaotik dünyanın koşullar bir araya geldiğinde neler çıkarabileceğinin en güzel örneğiydi en büyüleyici düzeni kurduğunu iddia edenlere karşın ve bir mesajdı onlara özünde aslında Tanrı olmadıkları yönünde. Ayrık diyarlarda büyüyen Savage aslında buraya ait bile sayılmazdı, o hala kızılderililerin korktuğu ve nefret ettiği beyaz adamı simgeliyordu onlara ama bir yandan bu insanlar bir zamanlar Kuzey Amerika’ya çıkan birçok beyaz adama da yardımda bulunmuş ve Şükran Günü gibi adetlerin oluşmasında pay sahibi olmuşlardı. Bu yüzden ayrık bölgelerde hala bu kafa yapısını koruyan ve John’a yardım eden insanlar da hiç yok değildi neticede. Bir yandan da annesi Linda ve annesinin biricik yari Popé’nin verdiği eserleri okuyarak kendini geliştirmeye çalışan John, neticede köyde ciddi bir aliyenasyona bırakılmıştı ve kendini Linda’nın sözümona medeni dünyada getirdiği eserler ve Popé’nin verdiği Shakespeare kitaplarına bırakmıştı ve bir yandan da dersler alıyordu köyün yaşlılarından, tabii bir taraftan çocuklar tarafından da dışlanıyordu çılgınca. John bu dünyaya ait değildi, bundan kaçmak istiyordu ama öyleyse nereye aitti? Linda’nın anlattığı büyüleyici modern dünya onun ait olabileceği yer olabilir miydi? Oraya ulaştığında umduklarını bulabilir miydi? Bazen oranın hayaliyle yanıp tutuşurdu John, onun için bir cennetti bir nevi ama kafamızda yarattığımız ve adına cennet dediğimiz diyarlar gerçekte cehennemimiz de olabilir en nihayetinde, bu da John’ın Marx ve Lenina sayesinde deneyimlemesi gereken bireysel bir yolculuğuydu. Bu yolculuk sayesinde kendini daha iyi tanıyacaktı John, kafasında kurduğu cennetin kendi bireysel cehennemine dönüştüğünü günden güne fark edecekti ve bu sefer dışlanmadan belki de daha kötü bir aliyenasyona maruz kalacaktı, onu görmek ve onu tanımak isteyen insanlar tarafından hem de! Onu dışlamayan, ortamlarında isteyen insanlar tarafından! Ama bu insanlar John’ı sirk gösterilerindeki bir maymunmuşcasına bir muameleye bırakarak ona en büyük hakareti ediyorlardı. Kızılderililer acımasızdı, şiddet uygulardı fakat içten içe tavırlarında dürüstlerdi, hiçbir zaman John’ı bir oyuncak haline getirme teşebbüsünde bulunmamışlardı. Bu yeni dünyada John’ın rolü buydu, o insanları eğlendiren bir sirk maymunuydu, onların oyuncağıydı, eğlence araçlarıydı, insanların vahşiden daha fazla ne gibi beklentileri olabilirdi ki? Ona aşık olan Lenina bile, onun kafasında oluşturduğu aşk kavramından bihaberdi, Marx onun sayesinde sirk müdürüymüşçesine havalara girmişti ve John, bireyliğini kaybetmek üzereydi. Orada işte anladı John, cennet sandığı yer ayrık bölgelerden daha beter bir cehennem olabilirdi bireyliğini korumak isteyenlere ve rol yapmak istemeyenlere. Bu yüzden bağlarını kopardı bu insanlarla, Marx’ı spot ışığı altındaki hayatından kopardı ve Linda’nın ölümüne yalnızca doğal ve normal bir süreç gibi bakmadı, her ne olursa olsun annesi olan kadına yönelik hisler dermanına kapıldı ve yeri geldi kendini suçladı yeri geldi dünyadan nefret etti yeri geldi ağladı. Nasıl böyle hissetmesindi ki? O şartlandırılmamıştı, her şeyi kendi deneyimlemişti ve başkalarının dayatmalarıyla değil, okudukları ve deneyimleriyle bu hayatı anlamlandırmaya çalışmıştı. Helmholtz ile kurduğu samimi ahbaplıktan zevk almıştı John, insanları somanın zulmünden ve mutluluk yalanlarından, uyuşturucu tatillerinden kurtarmaya çalışmıştı annesinin ölümünden deneyimledikleri üzerine ve başarısız olmuştu, büyük bir değişim yaratamamıştı ama bu ayrı dünyanın kendince yanlış gördüğü tüm uygulamalara karşı çıkmış ve sonuna kadar direnmişti, hatta sevdiği kadın yanında soyunurken ve onla beraber olmak isterken onu kovalayabilecek kadar kafasında kurduğu değerlere sadıktı John. Trajedileri severek ve beğenerek okumuştu John her ne kadar Watson bu konuda onu pek anlayamasa ve bu düşünceleri ona komik gelse dahi. Nereden bilebilirdi hayatının bir Othello pasajına dönüşeceğini ve trajediyi bizzat deneyimleyeceğini. Neticede soma sırasındaki krize müdahalesiyle ve John’u, Watson ve Marx ile Falkland adalarına yollamayıp, John’ı bir denek maymunu gibi kullanmaya ve onu gözlemlemeye karar veren Mond, bu trajedinin başlıca sebebiydi. Savage artık böyle yaşayamazdı, kaçmıştı Londra’dan, sığınmıştı bir ıssız deniz kulesine ve kendi başına hayatını kurmaya çalışmış, düşüncelerini dizginlemek adına bu insanların asla anlayamayacağı kırbaç cezalarına kendini tabi tutmuştu. Yine de unuttuğu bir şey vardı, o da Mond onu izliyordu ve tüm dünya varlığını kısa zamanda fark edecek ve vahşi bir kez daha hayvanat bahçesindeki kafesine, sirk maymunluğuna geri dönecekti. Artık buna dayanamadı John ve tıpkı Othello gibi kendi hayatına kıydı. bir trajedi doğmuştu, bu dünyanın ilk illegal çocuğunun ölümüydü ve Mond’un deneyinin bitişi. Mond’un deneyi bize gösterdi ki, John gibi hür olmak isteyen ve yalnızlıktan korkmayan insanların dünyası değildi bu cesur yeni dünya ve insanın doğumdan itibaren edindiği bir diğer doğal hak olan kendi canına kast etme hakkını da hiç düşünmeden kullanabilecekleri bir halet-i ruhiyeye düşmeleri de en olası sonuçtu. Bunlar tabii teorilerim benim, neticede kitap ipucu verse de direk John öldü demedi ve Mond’un deneyiyle ilgili bir raporda elimizde yok kitabın sayfalarında. İşte John bu yüzden Dionysoscu tarafını simgeliyor bence Huxley’nin, böyle stabilitenin olduğu ve huzurun hüküm sürdüğü bir dünyaya, bir bireyin nasıl reaksiyon verebileceğini kitaptaki en aykırı kişilikle bağdaştırarak bizlere açıklıyor ve hissetmemizi sağlıyor, tıpkı kendisininin de muhtemelen hissettiği gibi ve o anki ruh halinin karmaşasını bizlere aktardığı gibi.



Genel olarak karakterlerden ve yaşadıkları belli olayların onların etkileri üzerine ve bu dünyanın kuruluşu üzerine yaptığım paragrafların ardından biraz da kitaptan çıkarabileceklerimiz ve gerçek dünyayla olan benzerliklerinden bahsetmek istiyorum. Şimdilik kitabın evreninden biraz çıkalım ve önce 30ların başına gidelim. Öncelikle belirtmem gerekir ki, bu yazacaklarımın oturması ve bağlanmasında cesur yeni dünya’yı incelemiş, karakterlerin isimlerini analiz etmiş, Huxley’i araştırmış ve yazarın o dönemki fikir dünyasıyla, yarattığı evrenin detaylarını aydınlatmış olan ve kitabın sonunda da sonsözü bulunan David Bradshaw’dan faydalanacağım bu kısımda ki aslında yazının başlangıç kısımlarında da Huxley ile ilgili yaptığım yorumlarda da temel kaynağım kendisi olmuştur. Yani burada bahsedeceğim fikirlerin tohumlarını bir nevi Bradshaw ekmiştir. 30lar genel olarak Büyük Buhrandan fazlasıyla etkilenen ve totaliter rejimlerin filizlendiği yıllardır ki bizi 2. Dünya Savaşına götürecek yolların taşları da bu senelerde dizilmiştir. Bu yıllarda artık insanlar geleceklerinden şüphe eder hale gelmiş, dünya ekonomisi ciddi bir çöküşe sürüklenmiş ve gelişmekte olan ülkeler ciddi bir izolasyona girmiş, global ticaretin tüm nimetlerinden faydalandıkları o dönem artık bitmiştir. Bu durumdan Huxley de fazlasıyla etkilenmiştir ve içten içe BBC’ye o dönem verdiği demeçlerde de stabil bir rejimi arzulamıştır, bunun içinde birçok insani değerden vazgeçmeye hazır bir halde görünmektedir ya da öyle bir izlenime bizleri sürüklemiştir. John Savage ve Mustafa Mond karakterlerinde gördüğümüz zıtlık ve karmaşa, Huxley’nin beyninde de dönüyordu muhtemelen o yıllar ve bunu bizlere kitapta da çok güzel yansıtmakta. Peki Huxley’nin asıl esinlendiği yer neresiydi gerçek dünyada, kendi cesur dünyasını yaratırken? David Bradshaw’ın aktardıklarına göre Huxley zaten 20lerde dahi artık yeni dünyanın liderinin ABD olacağını düşünmeye başlamıştır ve Amerika’ya bir gezi dahi düzenlemiş, California’nın ve New York’un renkli dünyalarını kafasında analiz etmiştir. Yani Huxley’nin kafasında bu evreni yaratırken, büyük bir ABD etkisi olduğu söylenmekte. Şimdi, o yıllarda Amerika’nın renkli dünyası ve Amerikan rüyası gibi konseptler koca bir dünya savaşı atlatmış Avrupa’nın ardından insanların kulaklarına eskisinden daha da cazip gelmekteydi. Avrupa savaştan ağır yaralı çıkmış ve Büyük Buhran onları toplumsal olarak çoktan vurmuştu. Bu belirsizlik ortamından kaçmak ve içini rahatlatmak isteyenlerin kaçabileceği bir yer halini almıştı yani ABD, tıpkı stabilitenin olduğu ve savaşların varlığını yitirdiği, herkesin birbirine ait olduğu cesur yeni dünyamız gibi. Tabii ki bu insanların umut arayışıydı, tıpkı John’ın sözümona medeni dünyayı kafasında cennetleştirmesi gibiydi. Huxley bu raddede, Amerika’nın daha iyi incelenmesi gerektiğini savunmuş ve ilerde global süreçteki Amerikan rolünün kuvvetle muhtemel aktifliğine baya bir değinmişti. Bu yüzden global dünya devleti, onun cesur yeni kültürü ve bu cesur yeni dünya, Huxley’nin Amerika deneyimi ve Amerika üzerine yaptığı araştırmalar üzerinden çıkacaktı, tabii dışarıdaki insanın ve turistin gördüğü bir ABD idi bu, renkli bir dünya. Huxley bir nevi gerçek dünyadan, tahmin ettiği gelecekteki global kültür Amerika’nın hakim olduğu bir global dünya devletinin nasıl olabileceği üzerine kurduğu hayali bir evrende, kendi iç hesaplaşmalarını ve deneyimlerinden biriktirdiklerini bizlere karakterleri aracılığıyla aktardığı kitabıyla uzaklaşmıştı ve sanata, kendi sanatına sığınmıştı bunu yaparken. İşte 30ların dünyasından cesur yeni dünyaya gidişimiz böyle oldu ve bu dünyanın tanrısı Ford için fordist üretim stilinin yaratıcısı Henry Ford’un soyadından bir tanrı seçimi de, belki de Huxley’nin döneminde düşünülmesi en olası sonuçtu Amerikan tipi global bir dünyanın yaratımından yola çıkmak isteyen bir yazar adına. Yine de unutmamak gerekir ki, Amerika esintisi olsa bile bu Huxley’nin kendi dünyası idi ve tamamen yalnızca işte bu da Amerikan tipi dünya demek, basit bir genelleme olur ve Huxley’nin kendisine bir hakaret anlamına gelir ama esintiler olduğunu tıpkı Brashaw gibi bende düşünmekteyim. 



           -İNTERLÜD

84’de Orwell’ın kurduğu düzen mesela, SSCB etkilerinin hissedildiği ve günümüz Kuzey Koresini andıran bir düzendi, kasvetli, gri ve insanı yer yer baygınlık geçirebilecek kadar gözlenme hissine sokan. Cesur Yeni Dünya ise bunların olmadığı, renklerin içinde kaybolan insanların ve boyutlarüstü tatillerin diyarıydı, eğlence yanı yüksekti, filmlerin ve müziğin tüm sokaklarda hissedilebileceği yerdi, yani bir nevi dönemin Amerikasını simgelemekteydi. Birbirlerinin anti-tezi olarak yer alan bu iki devletinde aslında bireysel olarak bir ütopya ya da distopya olabileceğini bu iki eserden de görebiliriz. 84, insanları belli bir düzenin piyonları haline getirmek için baskıyı, korkuyu, propagandayı ve asparagası kullanmış, insanlarını göz göre göre kandırmıştı. Cesur Yeni Dünya ise kendi düzenini insanları sahte mutlulukların gerçekçiliğine, göz kamaştırıcı renkliliğe ve yalnızlık krizinin hepten çözülmesine bağlayacaktı, yani insanlar yine kandırılmıştı ama bunların farkına bile varamayacaklardı ki onlar, biraz rahatsız olduklarında soma tatilleri onlar için hazır olacaktı en nihayetinde. Aslında özünde iki eserde distopik ama biri bize gayet ürkütücü gelirken, diğerinde yer yer daha dingin ve mutlu bile hissedebilirsiniz ama belki de size uymayacak tüm genellemelerin dışına çıkmaya çalıştığınızda sizi bekleyen dikenli tellerin varlığını da rahatlıkla hissedebilirsiniz. 84’e bir kez daha değinmemin sebebi genel olarak canımın istemesinden aslında daha çok, tıpkı perde arası yerine kelimeyi sürekli kapanış anlamına gelen epilogue ile karıştırdığım için interlude kelimesinin perde arası dışında bir diğer Türkçe varyasyonu olan interlüdü kullanmam gibi. O yüzden yine küçük bir perde arası olarak alalım bunu ve ana konuya dönelim.

 -İNTERLÜD

Bu kısımda ise günümüz dünyasıyla olan belli başlı benzerlikler ve Huxley’nin belli derecede de aslında haklı çıktığı Amerikan etkisindeki modern dünyayla, kitabın uyuştuğu noktalardan bahsetmeyi düşünüyorum. Tabii benzerlikler kadar farklılıklara da bakmak lazım. Mesela kitapta, doğumdan bulunduğunuz gruba göre şartlandırılıyor ve onun dışına da pek çıkmıyorsunuz. Yoğun bir kast sisteminin varlığı burada kendini göstermekte, hatta Delta grubundan bebeklere kitapları sevmemeleri için kitaplara doğru emekleyip, onları incelemeye kalktıklarında elektrik verilmesi gibi, şartlandırıldığınız kalıpların dışına çıkmayacak şekilde yoğun bir eğitim sürecine tabi tutuluyorsunuz. Günümüz dünyasında bu kadar yoğun bir kast sistemi Hindistan gibi kültüründe bunla yoğrulmuş ve hala belli ögelerini taşıyan ülkeleri saymazsak genel olarak var olmamakla beraber, nasıl ki bu evrende Alfa olarak doğmak size bazı ayrıcalıklar ve daha kaliteli bir yaşam sağlıyorsa, bizim dünyamızda da zengin olmak size benzer ayrıcalıkları sağlayabilir ve daha elit, daha müreffeh bir yaşam sürme şansını sizlere verebilir. Yine de, o noktaya ulaşamazsınız gibi bir durum yok ama kısıtlı sayıda insanın ulaşabileceği noktalardan biridir zenginlik, öyle olmasaydı neler olabileceği üzerine güzel bir nokta zaten yine kitapta sadece Alfalardan oluşturulan Kıbrıs adasında çıkan problemlerden ve çatışmalardan anlaşılabilir. Neticede her düzen bir bilgisayar gibidir ve herkes ana kart ya da ekran kartı olamaz, bazen insanların ellerini basa basa size vurdukları klavye tuşunun da düzenin devamlılığı için ne kadar önemli olduğu onların yokluğunda iyice anlaşılabilir. Öyle ki, bir y tuşunun çalışmamasının, sık sık yazan bir insanda nelere yol açabileceğini düşünürseniz, düzende de bunu anlayabilirsiniz. Bir yerde devamlılık adına bunların yapılması gerekir ama her insanda da zaten o noktalara çıkabilecek potansiyel yoktur, varsa bile bunu kullanmamayı tercih eden insan yığınları fazlasıyla bulunabilir. Aradaki en temel farklardan biri bu denebilir. Yine de her kastın bir sorumluluğu vardır ve bir kere oraya ait oldunuz mu, onları yapmanız toplum tarafından beklenmektedir ve bu da aralarındaki bir benzerliğin nihayetinde bir göstergesidir ama gelin bu sınıf yapısını iki dakika bir kenara bırakalım ve daha farklı bir noktaya eğilelim.



Kitapta tüm dünyanın kabul ettiği belli başlı değerler oluşturulmuş ve insanlara doğumlarından itibaren yerleştirilmiştir, bunların dışına çıkmak ise ayıplanmayı ve aliyenasyonu beraberinde getiren sonuçları beraberinde getirmektedir. Kitaptaki en temel fark, tüm dünyada benzer bir algının oluşturulmasıdır, günümüz dünyasında ise kültürel farklar bulunmaktadır ya da bizler mi öyle zannediyoruz? Tabii, demiyorum ki kültürel farklar yok ama temelinde benzer bir amaca hizmet etmektedir hepsi, yani toplumu bir arada tutacak değer yargılarını oluşturmak ve belli bir memnuniyet, mutluluk anlayışı inşaa etmek. Bugün Huxley’nin haklı çıktığı nokta şudur; Amerikan kültürünün değer yargıları ve mutluluk anlayışı, hayatımıza fazlasıyla girmiştir. Bir yanıldığı noktada şudur; Globalleşme çabası olsa dahi bu kültürün, bunu başaramamıştır ve birçok karşıt hareketi de beraberinde getirmiştir ve bugün en popülist söylemlerden birini doğurmuştur; globalizasyon karşıtlığı ve yeniden öze dönme, yani yeni milliyetçilik akımları. Yine de Amerikan kültürünün ve Hollywood ilüzyonunun bize dayattığı anlayışlar hayatımıza işlemiştir fazlasıyla ve bugün batı özellikle de Amerikan etkisinde kalmış bir gencin hayatını fazlasıyla etkilemiş ve bundan farklı bir tutum sergilediğinde, kendini sorgulatacak seviyelere kadar getirmiştir kendini, tersi de başka bir kültürün etkisi dahilinde görülebilir yine hakeza. Buna adapte olamayan insanların umursanmadığı, genel zevklerin oluşturulmaya çalışıldığı, yoğun bir tekelleşme anlayışının görüldüğü ve aykırı insanların rahatlıkla elimine edilebildiği, hatta bunun için artık öldürmeye bile ihtiyacın olmadığı bir düzen yaratılmıştır en nihayetinde. Birçok düzende hepimizin yapması gereken roller, takmamız gereken maskeler, sürmemiz gereken makyaj ve kendi benliğimizden uzak bireylere dönüşmemiz, mutluluğun kaynağıymış gibi tüm insanlara dayatılmaktadır ve neo-liberal tekelleşmenin güçlü olduğu, Amerika’nın global güç olduğu bu demokrasi çağında da bunlar görülmektedir yoğun bir şekilde. Ha tabii güdümü Amerika temelli gitse de, karşı yapılanmalarında kendi insanını yaratmaya çalıştığı ve bireyin kişisel özgürlüğünün dışlanma tehlikesi geçirdiği şu günlerde, dünya belki de benzer ama farklı bir Cesur Yeni Dünya olma yolunda son vites gitmektedir, kim bilir?



Sözlerimi bitirirken ve perdeleri kapatmaya doğru hazırlanırken bile arkamda çalmaya devam eden ve yazıyı yazarken her ne kadar hep onu dinlemesem de, yazmamı daha da perçinlememi sağlayan Brave New World şarkısından da bahsetmezsem, bir ayıbı bu güzide esere yapmış olurum. Iron Maiden’ın klasik üyeleri Bruce Dickinson ve Adrian Smith ile yeniden birleştiği albüm olan Brave New World’ün en güzel parçalarından biri olan ve albümle aynı adı taşıyan Brave New World parçası, kitabı okumamla beraber kafamda daha iyi oturan ve daha da sevdiğim bir parça halini aldı. 84’ü incelerken filmine değinmiştim, Cesur Yeni Dünya’da ise filmini izlemek yerine kafamda oluşturduğum hayaller üzerinden gitmeyi daha uygun buldum ama kitap dışında da kullandığım eser temel olarak bu şarkı oldu diyebilirim. Büyük bir edebiyat hayranı olan Steve Harris’in etkilerinin rahatlıkla hissedebileceği bu şarkıyı dinlerken, nakaratında da A Brave New World, In A Brave New World çığlıklarını bastıra bastıra atan Bruce Dickinson’ın sesini duyarken, kapanışı da bu şarkıdan bir söz öbeğiyle yapacağım. BRING THIS SAVAGE BACK HOME! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder