Bir dünya düşünün, insanların artık
aile kurmadıkları hatta çocuk bile yapmadıkları. Bir dünya düşünün, artık
insanların bir makinenin içindeki dişli çarklardan ibaret, tamamen mekanik bir
yapıya dönüştüğü ve bireyselliklerini iyiden iyiye kaybetmeye başladıkları. Bir
dünya hayal edin, takviminin bile değiştiği, ulaşımın dahi kopterler tarafından
yapıldığı, savaşların yaşanmadığı, zıtlıkların yok olma sürecine girdiği, kaosun
artık bir opsiyon olmadığı, istediğiniz kadar tüketimin olduğu, mutluluğun size
şişeler halinde verildiği, artık onarıma ihtiyacın olmadığı, tüm imkanların
sağlandığı, doğumdan itibaren konumunuz ne olursa olsun en mutlu şekilde
şartlandığınız ve totaliter bir barışın yaşandığı. Bir dünya kurun kafanızda,
hiçbir kurdun, ayının ya da herhangi bir yırtıcının dolanmadığı ovalarda huzur
içinde otlayan ve yaşamın tadını çıkarmaktan, mutlu bir şekilde otlamaktan
başka bir misyonlarının kalmadığı koyunların olduğu ve en az onları idare eden
çoban, çoban köpekleri ve dağ evinin sahibinin de onlar kadar büyük bir huzur
içinde olduğu. Hayal edin, kafanızda kurmaya başlayın, içinizde hissedin ve
haykırın, haykırın bu büyük platolarda avazınız çıktığı kadar, ses tellerinizi
zorlayana kadar bağırın ve tüm yaylayı sesinizle inletin ah bu Cesur Yeni Dünya
diye, yankınız duyulsun her yerden ve baksın tüm bu ovanın vatandaşları size,
çınlasın kulakları, haykırın içinizi ve bastırın tüm fırtınayı sadece sesinizle
ve selamlayın tüm bu bölgeyi, ah, selam olsun sizlere CESUR YENİ DÜNYANIN
İNSANLARI!
Cesur Yeni Dünya, 20. Yüzyılın en
başarılı distopyalarından biridir ve genellikle de Orwell’ın 1984’ü ile beraber
karşılaştırılır, değerlendirmeye alınır ve farklılıkları dökülür. Aslında iki
kitapta da mevcut düzenden bıkmış, usanmış ve yaşam amaçlarını dayatılan düzene
göre kurmak istemeyen insanların hikayelerine denk geliriz ama iki kitabın bunu
anlatma yöntemleri tabii ki çok farklıdır. İnsan 84’ü okurken griliğin içine
boğulur, Büyük Birader’in gözü üstünüzdedir ve hiç olmadığı kadar yoğun bir
gerginlik ortamı hakimdir, sanki odanızda değil de Kuzey Koredeymişsiniz gibi
hissedebilir ve arkanızda ki gözlerin varlığı dibinizde biter. Cesur Yeni
Dünyada ise bu gerginliği yaşamazsınız, daha renkli sunulan bir dünya, belli
bir özgürlük ortamı ve minik şişeler içinde tüm dertlerinizden arınabileceğiniz
minik tatiller vardır, Cesur Yeni Dünya’da buhran yoktur, her daim sizi
gözetleyen tele ekranlar dibinizde bitmez ve okurken de biraz daha rahat hatta
yer yer huzurlu bir şekilde okursunuz. Yine de temel amacım bu iki eseri
kıyaslamaktan ziyade daha çok Cesur Yeni Dünya’ya kendimce naçizane bir
değerlendirme sunmaktan öte değildir. Rezervasyonumuzu ayarladığımıza göre,
artık Ayrık bölgelere doğru yolculuğumuza başlayabiliriz.
Bir ülkenin kaderini değiştiren
liderler her daim tarihte denk geldiğimiz figürlerdir ve birçok ülke
kuruluşlarını bu liderler üzerine kurmakta ve onları belli derecede de
mitleştirmektedir, tıpkı Antik kralların bir zamandan sonra o politeist yapının
içinde ki panteon içerisinde yer alması gibi. Burada ise bir adam sadece bir
ülkenin kaderini değiştirmemiştir, sadece sınırları çizilmiş bir toprağın
insanlarının hayatını hepten alt üst etmemiştir ve oluşturmaya çalıştığı sistem
bir ya da belli başlı ülkelerde tutmamıştır. Hayır, bu adamın yaptıkları aslında
bu evrenin içerisindeki Dünya gezegenini tümden kapsamaktadır. Evet, sahne
sizindir sayın Ford! Ford, kitabımızdaki sistemin en temel öğesidir hatta onun
yaratımının dizaynını kafasında kuran ilk kişidir, öyle bir kişidir ki adı bile
takvimlere etki edecek kadar önem arz etmektedir hatta insanlar artık aman
Tanrım yerine aman Ford’um diyebilecek seviyelere kendisini çıkartmaktadır!
Cesur Yeni Dünya’yı elinize alıp okumaya başladığınızda sanki bir ütopyayla
karşılaşmış gibi hissetmenizi sağlayan kişidir yani Ford, Ford kısacası
Huxley’nin bizzat kendisidir ve bu evrenin mitleşmiş figürüdür. Peki Ford, ne
değiştirmiştir insan hayatında? Ne değiştirmemiştir ki aslında! 1929 buhranını
bizzat hisseden ve içindeki değerlerden vazgeçmeyi hatta demokrasinin tüm
nimetlerinden pes etmeyi dahi bile o dönemde düşünmüş Huxley’nin, stabilite
uğruna bireyin bireyliğinin elinden alındığı düzenin ilk yansımasıdır Ford.
Ford’un başlattığı ve daha sonradan evrimleşmiş bu sistemde, artık insanlar
Bokanovski adı verilen yöntemlerle bilimsel olarak yaratılmakta ve
doğumlarından itibaren bilgisayar parçaları olarak yaratılırmışcasına
kodlandığı bir yapı öne çıkmaktadır. İnsan artık dünyaya cenneti indirmiştir,
cehennemi kökünden sökmüş ve Tanrıyı öldürmüştür! Selam olsun sana CESUR YENİ
DÜNYA! Ama bunun için insanlık aslında çok büyük bedelleri de beraberinde
ödemiştir. Peki, yazar bize bunu başta bir ütopya olarak yansıtırken neden daha
sonra içten içe bir Distopya’nın içindeymişiz gibi hissettirmeye başlıyor?
Ford, bizzat Huxley ise, neden böyle bir yolu seçiyor? Aslında bu dünyadaki
belli başlı karakterlerde olduğu gibi, insan zıtlıkların savaşını her daim
beyninde vermektedir ve Huxley de böyle bir durumdadır tabii ki her şeye
rağmen! Bu yüzden kitapta tek bir Huxley’nin olduğu gibi bir yanılgıya
kapılmamak gerekir tabii ki. Ford, Huxley’nin Apollocu tarafıdır ama John
Savage yani nam-ı diğer vahşi ise Huxley’nin Dionysoscu tarafını simgeler
burada bana göre. Bir yandan kurduğu düzen idealdir, stabildir, insanlar artık
mutludur, hastalıklar yoktur, insan hayatlarının biyolojik zirvelerinde
oldukları gibi ölmektedir hatta öyle ki ölseler bile ölüm korkusu yoktur artık,
Pavlov’un köpeğinde olduğu gibi insan doğumundan itibaren onları yetiştirmekten
sorumlu kurumlardaki yoğun şartlandırmalara maruz kalmıştır ve elinde sahte
mutluluklar, tamamen sistemin esiri olmuş hatta sistemin bizzat yarattığı insan
yığınları kalmıştır geriye. Tabii bir yandan da bu yapının içinde Ayrık
Bölgeler ve sisteme uyum sağlayamayan insanlar için bizzat sistem tarafından
oluşturulan Adalar aslında Huxley’nin içinde verdiği savaşın birer
yansımalarıdır, yani dünya her şeye rağmen ütopik bir düzenden ibaret değildir
ve aslında kaos yok edilememiştir fakat şekil değiştirmiştir.
Kitabı aslında bana göre güzel yapan
nokta tam anlamıyla budur, karmaşanın ve kaosun bir yandan ütopik bir sistem
olarak örgütlenmesi ama bir taraftan da bu cennetin, insan hayatından
götürdüklerini yansıtan, çok taraflı karakterlerin kitapta var olması ve evreni
hepsinin gözünden dinleme şansımız olması. İnsanlık her ne kadar cennetine
kavuşmuş olsa da, gerçek dünyadaki kaotik düzen ve zıtlıkların çatışması,
paradokslar, ölüme doğru giden yolculukta hayata bir mana katma savaşı gibi
normal bir insanın hayat hikayesinin tüm betimlemeleri de beraberinde nüfusun
büyük çoğunluğu adına kaybolmuştur artık ve hayat aslında neler dayatılıyorsa
sana, bizzat onu yaşadığın ve hiçbir şeyi kendinin elde etmediği, sana bizzat
doğumundan verildiği bir şey halini almış ve bireyler en temel özlük haklarını
kaybetmiştir, yani hayatı kendilerinin deneyimleme hakları. Mond’un da dediği
gibi trajediler derin ve güzel hikayelerdir ama böyle bir dünyada artık
Othello’ya ihtiyaç yoktur. Halbuki insanı hepten bir değişime götüren ve
hayatının yönünü belki de 180 derece dönüşten şeyler bu trajedilerdir ve
trajedilerin bu kadar sevilmesi, bir hikayeyi daha güzel hale getirmesi de,
insanlar olarak o sanat eseriyle bağ kurmamızı sağlaması ve karaktere bir anlam
yüklemesidir. Artık burada sanat bile pragmatiktir, yalnızca zaman öldürmek ve
mutlu olmak adına icra edilmektedir, yani bireyselliğini ve bir bireyin
yaratımı olma özelliğini kaybetmiştir sanat, yoğun denetimlerden geçen ve bu
topluluğu sistemin içinde tutmayı amaçlayan bir yapı halini almıştır. Müziğin
de sinemanın da tek işlevi budur bu yeni dünyada, bu Ford sonrası dönemde,
ötesi de düşünülemez çünkü bu, istikrarın bozulmasıdır ve böyle bir senaryo
kabul edilemez. Artık sanat ve bilim tamamen kontrol altındadır, ihtiyaçların
karşılanmasına yöneliktir, bireysel bir gaye taşımaz ve bireyleri sorgulatmak
ya da düşündürmek üzerine kurulu bir tarafı yoktur, felsefe bu dünyaya bir
ihanettir zaten ve mekanize olmuştur dünya insanları tamamiyle, tıpkı doğum
süreçleri gibi. Neticede insanların yalnız kalma hakları bile yoktur, bu
aykırılık ve antisosyallik olarak kabul görmektedir, her insan birbirine aittir
en nihayetinde. İşte aslında cennetin bedeli budur, tek bir ideolojinin
zaferinin bedeli budur, tek tipte bir toplum yaratma isteğinin bedeli budur,
yapılar sana ne derse ona uymak zorunda kalışın, özlüğünü kaybedişin ve
mutluluğun tanımını bile tek başına veremeyecek bir acizliğe sahip oluşun.
Sistem ne derse osun, senden ne bekleniyorsa onu yaparsın hatta ona göre
şartlandırılırsın ve hayatını bir kum saatiymişcesine yaşarsın, kum bittiğinde
sen de bitersin ve tüm değerin de budur bu yeni dünyada, en azından sana
dayatılmaya çalışılan budur ve kendi değerini inşa etme ya da insanların sana
kendilerince değer yargıları yüklemeleri mümkünatını kaybetmiştir ya da kaybettirilmesi
amaçlanmaktadır. Aslında bir ütopya oluşturabilmek için yapılması gereken
fedakarlıklar da tam anlamıyla bunlardır, yani ütopya dediğimiz şey aslında bir
o kadar da distopyadır ve paradoksal bir yapıdır. Huxley’nin bir taraftan
oluşturduğu düzenin idealliği ama bir diğer tarafından ürperticiliği de tam
olarak burada yatmaktadır, her şeye rağmen zıtlıklar bu dünyada bile varlığını
hissettirmektedir ve Huxley bunu çok güzel aktarmıştır bana kalırsa, kitabın bir
etkileyiciliği de buradadır ve zaten yazarın da kafa yapısı itibariyle o
yıllarda bu tarz bir mod içine girdiği, BBC röportajlarından ve verdiği
demeçlerden anlaşılabilmektedir.
Yazar kitapta iç hesaplaşmasını ve
düşünce yapısını aslında bizlere çeşitli karakterler ve onların hayata bakış
açılarında aktarmakta, içindeki çatışma ortamını bizlere olabilecek en renkli
haliyle sunmaktadır. Düşünün ki bir çatışma, silahların konuşmadığı, bombaların
patlamadığı ve fiziki değil akli kuvvetin ağır bastığı. Bunu ilk gözlemleyeceğimiz
karakter Bernard Marx idir (Buradan itibaren kısaca karaktere Marx diyeceğim
ama sanmayın ki bahsettiğim Karl Marx idir. :D ). Marx aslında içten içe bir
yandan dünyanın bu düzeninden nefret etmekte ve insanlarına ayrı bir tiksinti duymaktadır
fakat aslında içten içe onlardan da kabul görmek, bu düzende kendi mutluluğuna
kavuşmakta ister ve kendini tatmin etme ihtiyacı duyar. Bu yüzden aslında
insanlara karşı yoğun bir obsesyon geliştirmiştir, fiziksel bozukluğu her daim
onu amaçlarından bir adım geriye itmiştir ve bu eksikliğini, tek arkadaşı,
hatta belki de bu dünyadaki tek gerçek dostu Helmholtz ile paylaşmakta ve yer
yer onu da sıkmaktadır Marx fakat elinde sadece bu vardır Marx’ın, durumunu
kabullenmiş, determinist anlayışa yenik düşmüştür ve belki de düşmek de
zorundaydı, yaratılan düzende bozuk bir plaktı o, harmoniyi bozmaktaydı ve
çekicilik sahibi değildi, bir müzik grubunun en silik üyesi ve enstrümanını en
kötü kullanan müzisyeniydi bu düzene göre Marx ve o aslında bu durumu içten içe
kendine yediremiyor ve bir türlü kabullenemiyordu. Marx’ın hayatı Ayrık
Diyarlarda tanıştığı bir insan sayesinde değişecekti, John onun hayatını kökten
bir değişim dalgasına sürükleyecek ve kafasında kurduğu sihirli dünyanın
kilitli kapılarını ona açacak olan anahtara dönüşecekti. Neden dönüşmesindi ki?
John Savage, bu Cesur Yeni Dünya’da artık anlamını kaybetmiş ve insanlara
bırakın öğretilmesini, öğrenmek bile istemeyen kitlelerin bilmediği şeyleri
biliyordu ve bu dünyanın insanları için aslında bu, görülebilecek en güzel duyusal
filmden bile daha ilgi çekiciydi, dinledikleri en iyi müzik bile John Savage’i
gözlemlemek kadar onları coşturmuyor ve içlerinde barındırdıkları vahşiyi açığa
çıkarmıyordu, aslında vahşi dedikleri kişiden daha vahşi olan yanları onla
beraber açığa çıkıyordu.
Ah zavallı Linda, o sadece basit bir
kurbandı, bir kere çirkindi Linda, insanlar ona bakmaya bile tahammül
edemiyordu ve Linda’nın sunup sunabileceği her şey, bu insanlar adına aslında
birer hiçbir şeydi. Bu dünya trajedilere açık değildi ve Linda da yalnızca
kaçma isteğiyle yoğrulmuştu ve bu istek, kum saatini hızlandıran istencini
doğurmuş ve son günlerini, bir felç hastasının tüm umutsuzluğunu omuzlarına yüklenmişçesine
geçirmişti. Linda, ne kadar kusursuz bir düzen yarattığını iddia edenlere karşı
bir anti-tez idi ve hayatın belirsizlik denkleminin ne gibi sonuçları
olabileceğini gösteren kanlı, canlı bir örneğiydi. İşte böyle zavallı bir
kurbanın oğluydu John Savage, tüplerde üretilen insanlığın ilk gayr-ı resmi çocuğuydu
o, Cesur Yeni Dünyada doğan ilk piçti aslında Ayrık Diyarlarda dünyaya gelen.
Savage bulunduğu ortamda her daim dışlanmış, hakir görülmüştü ve kendini
öğrenmeye adamıştı, anlamaya, okumaya ve kavramaya bu hayatı, hayatın ta
kendisini ve bunu sanatla idrak etmek dışında elinde hiçbir seçeneği yoktu
kendisinin. Savage, iki dünyanın aykırı kişiliğiydi, bunların bir senteziydi
ama bu sentez yüzünden iki dünyadan da yabancılaştırılmış hatta soyutlanmıştı.
Öyle ki Savage, sözümona medeni dünyaya adımını attığı andan itibaren kendini
spot ışıklarında bulmuş ve bir daha üstünden hiç inmemişti ama bu onu aslında
Kızılderililerle geçirdiği zamandan daha fazla aliyenasyona maruz bırakmıştı,
hem de yanında insanlarla beraber, ne de olsa herkes birbirine aitti ama bu
aidiyet, bireyselliği tamamen öldürmekteydi. İşte Marx, Savage sayesinde
şöhretine şöhret katmış, bulunduğu komünitenin en iyi isimleriyle zaman
geçirmiş, Linda’yı kendisini İzlanda’ya sürmeyi düşünen müdüründen kurtulmak
adına kullanmış ve bölgenin en iyi kadınlarıyla beraber yatmıştı hatta ona bu
zamana kadar ahbaplık eden yakın dostu Helmholtz Watson ile arasını açmıştı bu
soma sarhoşluğu kadar beter sarhoşluğunda. Bu zafer sarhoşluğu Marx’a pahalıya
patlayacaktı çünkü Savage kimseye ait değildi, o bu dünyanın içindeki bireyin
bizzat kendisiydi, o özgür olandı ve direnendi. Marx’ın bu zafer sarhoşluğunun
belli bir zaman içinde paramparça olacak olması da Savage’in bu özelliğindendi,
yani bireyselliğindendi ve Marx’a ait tapulu bir eşya olmayışından kaynaklıydı
yani herkes birbirine aitti belki de bu dünyada ama Savage kimseye ait değildi,
o hür olandı. Marx için aslında hayatının gerçek trajedisi bu anla beraber
ortaya çıkmıştı, John Savage’i bir kozmetik ürünmüşçesine kullanıp, karakterine
sürdüğü makyaj tabakası tamamiyle dağılmış ve insanlar için artık Marx’ın
yeniden hiçbir çekiciliği kalmamış hatta ondan, eskiden olduğundan daha fazla
nefret etmelerini sağlamıştı bu makyajın dağılması. Neticede sürdüğünüz makyaj,
yüzünüze bir maske geçirmekten farksızdır ve insanların görmek istediği eğer bu
maske ise ve siz bu maskeyi onlara bu maskeli baloda sunamayacak duruma
düşerseniz, insanların gözünde bir değeriniz kalmamıştır ya da aslında hiçbir
zaman da olmamıştır çünkü zaten gerçek Marx ile de ilgilenmemiştir bu insanlar,
makyajın çekiciliği onları cezbetmiştir sadece. Maquillage kelimesidir ilk
noktası makyajın, eski Fransızcada masquiller fiilinden çıkmıştır bu kelime ve
İtalyanca’da da bir alternatifi olarak trucco denmiştir ama masquiller’nin
lekelemek manası ve trucco’nun da sahtelik manası vardır. İşte aslında bu
şartlandırılmış toplumun hem sahteliği hem de lekelenmişliği ve bireyselliğini
tamamen kaybetmiş oluşunun bu maskeli balo ortamında sergilenişine yönelik en
güzel göndermeler, Marx’ın Savage’in kontrolünü kaybettiği ya da kontrol sahibi
olduğu yanılgısının kırıldığı sahnelerde kendini göstermektedir ve Marx sahip
olmak istediği hayatı artık geri dönülemez bir şekilde bu sahnelerde kaybetmiş
ve sığınabileceği tek dostu Watson’a geri dönmüştür.
Aslında tıpkı Linda’nın durumunda
olduğu gibi Marx bir kurbandı bu sistemde, muhtemelen doğum kurumlarında ki bir
görevlinin hatası sebebiyle böyle doğmuştu Marx ve bu da hangi sistemi
kurarsanız kurun, kusursuzluğun bu dünyada var olamayacağına ve anlık olayların
bir insanın neleri değiştirebileceğine yönelik bir diğer güzel referanstı bu
kitapta. Yani Marx olması gerektiği gibi daha uzun boylu, insanların çekici
bulacağı biri olması gerekirken, belki de tüpüne karıştırılan bir alkol
yüzünden böyleydi ama hayat böyle bir şey aslında işte. Tıpkı Linda’nın
durumunda olduğu gibi, kusursuz sistemi kurduklarını iddia edenlere yönelik bir
darbeydi Marx’ın durumu. İşte Marx’ı Marx yapan böyle bir durumdu, trajedilere
yer olmayan dünyada ki trajediydi Marx’ın durumu ve Savage ile olan deneyiminin
verdiği zafer sarhoşluğunun kırılması da, onun için bir diğer trajedi oldu ve
bu iki trajik olay, Marx’ı artık kitabın sonundaki haline getirdi ve en çok
korktuğu şey, aslında bir nevi onun kurtuluşu olacaktı, kim bilir?
Olaylarda Marx kadar önemli bir
karakter daha varsa, o da Lenina Crowne’ın ta kendisidir. Aslında Lenina
başlarda normal bir karakter portresi çiziyordu. Yani kendisine şartlandırıldığı
gibi davranıyordu Lenina, genel olarak Henry Foster gibilerle beraber oluyor ve
görevlerini yerine getiriyordu fakat bir yerde içten içe bundan tatmin olmamaya
başladı Lenine ve farklılık aradı. İşte bu noktada asıl değişimi, Marx’dan
hoşlanmasıyla olacaktı kendisinin ve hiç beklemediği bir maceraya atılacaktı o
da Marx ile beraber sonuçlarını daha önceden kestiremediği. Fanny ona uyarmaya
çalışmıştı aslında bu düzenin iyi bir vatandaşı olarak ama Lenina onu
dinlemekten acizdi ve kendi yolunu çizme peşinde gitmişti, yani Marx ile de
denemek istiyordu bir şeyleri ve ondan hoşlanıyordu. Neticede onları Ayrık
Bölgelere olan yolculuklarına, Linda ve oğlu John Savage ile tanışmalarına
götürecek olan macerada bu sayede başlayacaktı ve Lenina’nın hayatı tamamiyle
bir değişime uğrayacaktı buradan sonra. Hem Fanny’e karşı Marx hakkında haklı
çıkmasının sevincini içinde taşıyacak hem de hayatında hiç hissetmediği bir
şeyi hissedecekti, yani aşkı! Evet, Lenina aslında John’a aşık olacak ve
Savage’in de karakterine büyük bir etkide bulunacaktı. Lenina bu aşka öylesine
kapılacaktı ki, şişelere uygulaması gereken aşılardan birini yapmayı ihmal
edecek ve ileride doğacak bir Alfa görevlinin ölümüne dahi sebep olacaktı. Aşk
belki de bu dünya adına unutulmuş bir duyguydu sonuçta herkes birbirine aitti,
değil mi? Ama Lenina yalnızca Savage’i istiyordu lakin hala bu dünyanın
değerleriyle hareket ediyor ve sadece birini istemenin, eski toplumlarda ne
gibi bedelleri olduğunu bilmiyordu Lenina. Aşk dediğimiz şey hikayelerde epik
bir tarafı da barındırır içinde, aşık olan iki kişi birbirleri adına normalde
yapamayacağı fedakarlıkları yapmayı seçerler ve tabii trajik bir yanda
barındırır ama aslında bu hikayelerin en belirgin özelliği, o iki kişinin
birbirlerinden başkasını görmemesi ve bu sadece seksüel duygularla değil,
birbirlerini bütünüyle sevmelerinden geçer. İşte John aslında içten içe böyle
bir şey arıyordu, Kızılderililerinden gördüğünü ve Romeo ile Juliet’den
okuduklarını kafasında sentez etmişti neticede ve Lenina’nın yolu ona göre
basit bir kahpelikten ibaretti ve kendisinin de bir şeyler hissettiği
Lenina’dan aynı anda iğrenebilmesini de buna borçluydu. Lenina Crowne için ve
John Savage için aşk başka şeylerdi. Bu Cesur Yeni Dünya’da evlilik ve aidiyet
yoktu neticede, Lenina bildiği tek yoldan aşkını ifade etmişti John’a ve John
adına bu yalnızca faciaydı, kabul edilemez bir durumdu çünkü onun kafasındaki
aşk sentezi, aşka yönelik daha eski bir mentaliteyi barındırıyordu kafasında.
Bu da Savage adına Linda’nın ölümünden önce bir başka trajediyi oluşturduğu
yani aşık olduğu kadının kafasında oluşturduğu bir imgeydi, fizyonomisi çok
daha başkaydı Lenina’nın.
-İNTERLÜD
Aslında bu satırları yazmaya başladığımda
bu kadar uzun bir şey yazmayı hayal etmiyordum, kafamda daha sistematik
düşünceler vardı ve hala da varlar ama bazen müziğin ritmine kaptırmak ve
karalayabildiğince karalamakta bu tarz sebeplere yol açabiliyor. İşin ironisi
şu ki, daha yazmak istediklerimi bitirmedim bile ve bittiğinde kaç sayfa
çıkacağını bilemiyorum da. Belki de daha metodik çalışmalar yapmam gerek ama bu
yazım bir inceleme olarak başlayıp daha sonra bu özelliğini korumakla beraber
bir yerde de kendimi tatmin etme önceliğimin daha bir ön plana geçtiği bir
çalışmaya dönüştüğü ve kendimi yazmaya çılgınca kaptırdığım bir yazı haline
geldi.
-İNTERLÜD
İşte Marx ve Lenina, Savage’in hayatını
hepten değiştiren iki figür olarak dikkat çekti kitapta her daim. Helmholtz
Watson ise yaşanılan bazı süreçlerden sonra Marx’ın olduğu kadar Savage’in de
bir ahbabı olarak yer aldı. Watson, Savage’in dokunup da hayatını değiştirdiği
bir diğer insandı kitapta ve genel olarak yan bir karakter portresi çizse de,
daha sonra kitaptaki bir diğer dikkat çekici karaktere dönüşecekti kendisi de.
Watson genel olarak ortamların Alfa erkeği gibi tanımlanan bir karakterdi,
yeterince yakışıklı ve fazlasıyla da zekiydi ama zekası ve sorgulama yeteneği
bir yerde onu tatminsizliğine götüren şey olacaktı. Marx mesela yoksunluk çeken
bir karakterdi içinde, işte Watson bunun tam tersiydi aslında, o ise varlığa
doymuştu ve bu onu bir yerde varlık içinde yokluk çeken bir bireye
dönüştürmüştü ve artık yenilikler istiyor, insanlardan da o kadar
hoşlanmıyordu. Marx’ı yoksunlukları bulunduğu yere getirirken, Watson’ı
varlıklı hali getirmişti işte. Bu açıdan Marx’ın aksine Watson’ın zaferi John
Savage ile tanışması ve onla kurduğu diyaloglar ve yaşadıkları olmuştu
temelinde çünkü Watson’ın tam olarakta böyle bir şeye ihtiyacı vardı ve diğer
insanların aksine, Savage’i rahatsız eden ve spot ışıklarına çeken bir
karakterden ziyade, onla konuşan, anlamaya çalışan ve yeri geldiğinde de
Savage’in fikirlerinden eğlenen bir bireydi Watson. Savage’in Soma sırasındaki
insanları kendince kurtarma çabası ve soma zehrinden arındırma teşebbüsüne
yönelik en güzel destekte yine Watson’dan gelecekti Savage adına hakeza Marx’ın
aksine. Marx yaşadığı büyük hayal kırıklığına ve yenilgiye rağmen, ait
olamayacağı bir grubun içinde bulunma isteğini hala koruyordu, bir yandan belli
aykırılıkları olsa da diğer taraftan da aslında içinde bulunduğu düzende
tutunmak ve onun içinde yaşamaya devam etmek isteyen, karmaşık bir insandı.
Watson bunun zıddıydı, o artık bu düzenden bıkmıştı ve Savage’in tüm çılgınlıkları
ona bitmesini istemediği gerçek bir melodi gibi geliyordu, onu dinliyor ve
içinde kayboluyordu, bu çılgınlıkların dünyasının denizlerine daha da batıyordu
Watson ve Savage ile beraber haykırıyordu, sonuçlarından ise pek çekinmiyordu
çünkü o bu düzenden bıkmıştı ve bunu korumak istemiyordu hatta yıkmak
istiyordu.
İşte Huxley karakterlerini böyle
yaratmıştı, hepsinin bu dünyayla alakalı diyecek sözleri ve yapmak istedikleri
işler vardı, hepsi bu dünyanın ayrı bir kanadını simgeliyordu ve bu dünyayı
bize farklı açılardan anlatıyordu, tıpkı Huxley’nin kendi döneminde
düşünceleriyle ilgili bulunduğu karmaşa ortamı gibi. Watson bu yaratılan
düzende var olmak istemeyen bir bireydi, Lenina içindeki hislerle ne yapacağını
bilmiyordu, bir yandan farklılıklar isterken bir yandan da düzenin
monotonluğunu içinde barındırıyordu, Marx düzenin marjinal çocuğu olmak
istiyordu, bir yandan farklılıklarıyla dikkat çekmek ama bir yandan da
Londra’da, bu yapının kalbinde var olmaya devam etmek istiyordu, Mustafa Mond realizmin
pençelerine tutunmuştu ve ideallerini bir kenara bırakmayı tercih edip, düzenin
kalbinin regülatörü olmayı tercih etmişti, Linda mükemmel gözüken düzenin
zavallı bir kurbanını simgeliyordu, o Ford’a adanmış bir adak gibiydi. Hikayeye
ciddi derecede etki etmiş karakterlerden özel olarak bahsetmediğim iki kişi
kaldı, yukarıda adını andığım Mustafa Mond ve tabii ki adından sık sık
bahsettiğim John Savage. İkisini beraber ele almayı tercih edeceğim çünkü iki
zıt kutubun temsilcileri onlar. Mond, Fordist rejimin devamlılığını sağlaması
gereken bir denetçi, yani Ford hazretlerinin bu dünyadaki temsilcisiydi. Savage
ise bu cesur yeni dünyanın ilk piçi, bulunduğu ayrı dünyaların kalıplarına tam
manasıyla oturmayan biriydi, Savage bu cesur yeni dünyanın eski tarihini
simgeliyordu, kızılderililerin nefret ettiği beyaz insanı ve onun tüm
tutkularını, kaosunu ve değerlerini, ne ayrık diyarlara ne de cesur yeni
dünyaya ait olandı Savage, o bir vahşiydi sadece ama vahşiliği aynı zamanda
hürlüğünü sağlayandı. Bu iki karaktere seçilen isimler bile tesadüfi değildi
neticede. Mustafa Mond’un Mustafası Mustafa Kemal’i simgelemektedir, modern
Türkiye’yi yaratan ve eski düzeni yıkıp, yeni düzenin koruyucusu ve kollayıcısı
olan ama Mustafa Kemal tek bir ülkenin lideriydi ve burada seçilen soyadımız
Mond ise Fransızca’da dünya demekti, yani Avrupa denetçisi Mustafa Mond, bu
düzenin ve bu dünyanın koruyucusu ve kollayıcısıydı. John Savage’in John’ı ise
John the Baptist’i (Vaftizci Yahya) temsil eder, neredeyse tüm Sami dinlerde
yer alan bir karakter ve eski medeniyetin önemli bir figürüdür John the Baptist
ve Savage ise vahşi demektir, eski dünyayın temsilcisi bir kişinin bu dünyada
alabileceği tek lakabı simgeler ve bir soyad değildir, bu cesur yeni dünyanın
insanlarının ona taktığı bir lakaptır vahşi. İşte medeniyeti simgeleyen Mustafa
Mond ile eski dünyanın vahşetini içinde barındıran John the Savage, özellikle
sona bırakmayı tercih ettiğim iki karakterdi, Huxley’in iç dünyasının ana
temsilcileriydi keza bu karakterler bence.
Mustafa Mond geçmişin acılarını bizzat
deneyimlemese dahi öğrenmiş, okumuş ve benimsemişti. Bu bir açıdan radikal ve
ekstrem özellikteki cesur yeni dünya devrimini yapan kişi Ford olabilirdi ama
düzenin devamlılığından onun denetçileri sorumluydu yani Alfa+ karakterler.
İşte Mustafa Mond böyle bir karakterdi, en azından buna evrilmeyi kabul
etmişti, düzenin devamlılığı için kendini feda etmişti ve bu fedakarlığını da
kurulmuş düzene tamamen bağlılık içinde çalışarak sürdürmeyi tercih etmişti.
Mustafa Mond, bu düzenin korucusu olmak adına kendi bireysel zevklerinden ve
bilime olan tutkusundan vazgeçen bir karakterdi, onun için huzur ve barış
ortamının sağlandığı bu ütopik düzenin korunması, hastalıkların ve savaşların
olmadığı, düzensizlik ve isyanın hakim olmadığı, toplumsal kaosun minimumda
tutulduğu ve hayatın tekdüze bir noktaya evrildiği bu dünya rejiminin korunması
artık her şeyden daha önemli bir hal almak zorundaydı görevi gereği, kişisel
zevkler ve bireysellik gibi insani istekler adına bundan vazgeçilemezdi, bu
yüzden bu rejimin yarattığı düzeni sorgulatacak ve insanlarda memnuniyetsizlik
hissettirecek eserleri ve tabii ki insanları engellemekte onun göreviydi. Yine
de aynı zamanda bunları anlayabilmek, analiz edebilmek ve aslında içten içe
belli derecede de kişisel zevklerini tatmin edebilmek için, bu hisleri anlamak
adına eski dünyanın eserlerini de okumakta da serbestti Mond ve bundan belli
derecede de zevk alırdı ama artık trajedilerin olmadığı bir dünyada, bunlar
sadece düzene zarar verme ihtimali olan küçük kıvılcımı insanların içinde
çakabilecek derecede tehlikeli bir dönemde kaleme alınmış eserlerdi en
nihayetinde. Mond bunları bilir ve bunlardan zevk alırdı ama aynı zamanda
bunların yeni ve cesur dünyada yayılmasının yaratabileceklerini de çok iyi
analiz etmişti kafasında ve stabilite uğruna bunlardan feda edilmesi
gerektiğinin bilincindeydi sonuçta. Bu açıdan Mond, düzen uğruna stabilite
uğruna tüm karmaşa ve kaostan, yani insanın kendi kendine manalar
çıkarabileceği deneyimlerden vazgeçip, kolektif ve tüm toplumun birbirine ait
olduğu düzeni benimsemişti. İşte Mond böyle bir karakterdi, bilimi ve sanatı
insanların eline bırakılamayacak kadar tehlikeli ve regülariteye ihtiyaç duyan
aygıtlar olarak benimsemiş ve onların tüm bireyselliğini, sanatçının ya da
bilim adamının yarattığı eserlere kendilerinden bir parça olarak
dokundurdukları, ruhlarından çıkmış olan bireyin damlaları bile artık bu
eserlerde görülemezdi ve tamamen kontrol altındaydılar. Mond, o yıllarda
Huxley’nin de geçirdiği bunalımlar ve sorgulamalarda ki stabilite yanlısı,
düzen ve huzur adına tüm bu bireysellikten ve demokrasinin seçimler dışında da
sağladığı birçok kazanımdan vazgeçmeye hazır Apollocu tarafıydı bana göre.
Yukarıda da Ford’un böyle bir tarafını simgelediğini söylemiştim Mond’un ama
neticede Ford’un düzeninin devamlılığı artık Mond ve diğer denetçilerin
elindeydi, aslında Ford’un peygamberleriydi onlar ve doğal olarak Huxley’nin bu
tarafı onlarda da mevcuttu. Benim kısaca Mond da gördüklerim bunlar ve genel
olarak girdiği tüm diyaloglardan da keyif almış, hatta ara ara dinginlik
hissetmişimdir.
Mond bu şarkının bestesini mekanik
olarak yazan ve orkestralara çaldıran kişiydi ama asıl bu şarkıya ruhu yazdığı
sözler ve şarkıyı söyleyişiyle kazandıran Savage idi, yani assolistimiz
diyebiliriz bir açıdan kendisine. Savage tüplerden yetiştirilen iki insanın
bizzat dünyaya gelmesine sebep olunan çocuğuydu ve bu yüzden bu yeni dünyanın
piçiydi en nihayetinde, bu düzende asla kabul edilemez bir bozukluğun
simgesiydi ve kaotik dünyanın koşullar bir araya geldiğinde neler
çıkarabileceğinin en güzel örneğiydi en büyüleyici düzeni kurduğunu iddia
edenlere karşın ve bir mesajdı onlara özünde aslında Tanrı olmadıkları yönünde.
Ayrık diyarlarda büyüyen Savage aslında buraya ait bile sayılmazdı, o hala
kızılderililerin korktuğu ve nefret ettiği beyaz adamı simgeliyordu onlara ama
bir yandan bu insanlar bir zamanlar Kuzey Amerika’ya çıkan birçok beyaz adama
da yardımda bulunmuş ve Şükran Günü gibi adetlerin oluşmasında pay sahibi olmuşlardı.
Bu yüzden ayrık bölgelerde hala bu kafa yapısını koruyan ve John’a yardım eden
insanlar da hiç yok değildi neticede. Bir yandan da annesi Linda ve annesinin
biricik yari Popé’nin verdiği eserleri okuyarak kendini geliştirmeye çalışan
John, neticede köyde ciddi bir aliyenasyona bırakılmıştı ve kendini Linda’nın
sözümona medeni dünyada getirdiği eserler ve Popé’nin verdiği Shakespeare
kitaplarına bırakmıştı ve bir yandan da dersler alıyordu köyün yaşlılarından,
tabii bir taraftan çocuklar tarafından da dışlanıyordu çılgınca. John bu
dünyaya ait değildi, bundan kaçmak istiyordu ama öyleyse nereye aitti?
Linda’nın anlattığı büyüleyici modern dünya onun ait olabileceği yer olabilir
miydi? Oraya ulaştığında umduklarını bulabilir miydi? Bazen oranın hayaliyle yanıp
tutuşurdu John, onun için bir cennetti bir nevi ama kafamızda yarattığımız ve
adına cennet dediğimiz diyarlar gerçekte cehennemimiz de olabilir en
nihayetinde, bu da John’ın Marx ve Lenina sayesinde deneyimlemesi gereken
bireysel bir yolculuğuydu. Bu yolculuk sayesinde kendini daha iyi tanıyacaktı
John, kafasında kurduğu cennetin kendi bireysel cehennemine dönüştüğünü günden
güne fark edecekti ve bu sefer dışlanmadan belki de daha kötü bir aliyenasyona
maruz kalacaktı, onu görmek ve onu tanımak isteyen insanlar tarafından hem de!
Onu dışlamayan, ortamlarında isteyen insanlar tarafından! Ama bu insanlar
John’ı sirk gösterilerindeki bir maymunmuşcasına bir muameleye bırakarak ona en
büyük hakareti ediyorlardı. Kızılderililer acımasızdı, şiddet uygulardı fakat
içten içe tavırlarında dürüstlerdi, hiçbir zaman John’ı bir oyuncak haline
getirme teşebbüsünde bulunmamışlardı. Bu yeni dünyada John’ın rolü buydu, o
insanları eğlendiren bir sirk maymunuydu, onların oyuncağıydı, eğlence
araçlarıydı, insanların vahşiden daha fazla ne gibi beklentileri olabilirdi ki?
Ona aşık olan Lenina bile, onun kafasında oluşturduğu aşk kavramından
bihaberdi, Marx onun sayesinde sirk müdürüymüşçesine havalara girmişti ve John,
bireyliğini kaybetmek üzereydi. Orada işte anladı John, cennet sandığı yer
ayrık bölgelerden daha beter bir cehennem olabilirdi bireyliğini korumak
isteyenlere ve rol yapmak istemeyenlere. Bu yüzden bağlarını kopardı bu
insanlarla, Marx’ı spot ışığı altındaki hayatından kopardı ve Linda’nın ölümüne
yalnızca doğal ve normal bir süreç gibi bakmadı, her ne olursa olsun annesi
olan kadına yönelik hisler dermanına kapıldı ve yeri geldi kendini suçladı yeri
geldi dünyadan nefret etti yeri geldi ağladı. Nasıl böyle hissetmesindi ki? O
şartlandırılmamıştı, her şeyi kendi deneyimlemişti ve başkalarının
dayatmalarıyla değil, okudukları ve deneyimleriyle bu hayatı anlamlandırmaya
çalışmıştı. Helmholtz ile kurduğu samimi ahbaplıktan zevk almıştı John,
insanları somanın zulmünden ve mutluluk yalanlarından, uyuşturucu tatillerinden
kurtarmaya çalışmıştı annesinin ölümünden deneyimledikleri üzerine ve başarısız
olmuştu, büyük bir değişim yaratamamıştı ama bu ayrı dünyanın kendince yanlış
gördüğü tüm uygulamalara karşı çıkmış ve sonuna kadar direnmişti, hatta sevdiği
kadın yanında soyunurken ve onla beraber olmak isterken onu kovalayabilecek
kadar kafasında kurduğu değerlere sadıktı John. Trajedileri severek ve
beğenerek okumuştu John her ne kadar Watson bu konuda onu pek anlayamasa ve bu
düşünceleri ona komik gelse dahi. Nereden bilebilirdi hayatının bir Othello
pasajına dönüşeceğini ve trajediyi bizzat deneyimleyeceğini. Neticede soma
sırasındaki krize müdahalesiyle ve John’u, Watson ve Marx ile Falkland
adalarına yollamayıp, John’ı bir denek maymunu gibi kullanmaya ve onu gözlemlemeye
karar veren Mond, bu trajedinin başlıca sebebiydi. Savage artık böyle
yaşayamazdı, kaçmıştı Londra’dan, sığınmıştı bir ıssız deniz kulesine ve kendi
başına hayatını kurmaya çalışmış, düşüncelerini dizginlemek adına bu insanların
asla anlayamayacağı kırbaç cezalarına kendini tabi tutmuştu. Yine de unuttuğu
bir şey vardı, o da Mond onu izliyordu ve tüm dünya varlığını kısa zamanda fark
edecek ve vahşi bir kez daha hayvanat bahçesindeki kafesine, sirk maymunluğuna
geri dönecekti. Artık buna dayanamadı John ve tıpkı Othello gibi kendi hayatına
kıydı. bir trajedi doğmuştu, bu dünyanın ilk illegal çocuğunun ölümüydü ve
Mond’un deneyinin bitişi. Mond’un deneyi bize gösterdi ki, John gibi hür olmak
isteyen ve yalnızlıktan korkmayan insanların dünyası değildi bu cesur yeni
dünya ve insanın doğumdan itibaren edindiği bir diğer doğal hak olan kendi
canına kast etme hakkını da hiç düşünmeden kullanabilecekleri bir halet-i
ruhiyeye düşmeleri de en olası sonuçtu. Bunlar tabii teorilerim benim, neticede
kitap ipucu verse de direk John öldü demedi ve Mond’un deneyiyle ilgili bir
raporda elimizde yok kitabın sayfalarında. İşte John bu yüzden Dionysoscu
tarafını simgeliyor bence Huxley’nin, böyle stabilitenin olduğu ve huzurun
hüküm sürdüğü bir dünyaya, bir bireyin nasıl reaksiyon verebileceğini kitaptaki
en aykırı kişilikle bağdaştırarak bizlere açıklıyor ve hissetmemizi sağlıyor,
tıpkı kendisininin de muhtemelen hissettiği gibi ve o anki ruh halinin
karmaşasını bizlere aktardığı gibi.
Genel olarak karakterlerden ve
yaşadıkları belli olayların onların etkileri üzerine ve bu dünyanın kuruluşu
üzerine yaptığım paragrafların ardından biraz da kitaptan çıkarabileceklerimiz
ve gerçek dünyayla olan benzerliklerinden bahsetmek istiyorum. Şimdilik kitabın
evreninden biraz çıkalım ve önce 30ların başına gidelim. Öncelikle belirtmem
gerekir ki, bu yazacaklarımın oturması ve bağlanmasında cesur yeni dünya’yı
incelemiş, karakterlerin isimlerini analiz etmiş, Huxley’i araştırmış ve yazarın
o dönemki fikir dünyasıyla, yarattığı evrenin detaylarını aydınlatmış olan ve
kitabın sonunda da sonsözü bulunan David Bradshaw’dan faydalanacağım bu kısımda
ki aslında yazının başlangıç kısımlarında da Huxley ile ilgili yaptığım
yorumlarda da temel kaynağım kendisi olmuştur. Yani burada bahsedeceğim
fikirlerin tohumlarını bir nevi Bradshaw ekmiştir. 30lar genel olarak Büyük
Buhrandan fazlasıyla etkilenen ve totaliter rejimlerin filizlendiği yıllardır
ki bizi 2. Dünya Savaşına götürecek yolların taşları da bu senelerde
dizilmiştir. Bu yıllarda artık insanlar geleceklerinden şüphe eder hale gelmiş,
dünya ekonomisi ciddi bir çöküşe sürüklenmiş ve gelişmekte olan ülkeler ciddi
bir izolasyona girmiş, global ticaretin tüm nimetlerinden faydalandıkları o dönem
artık bitmiştir. Bu durumdan Huxley de fazlasıyla etkilenmiştir ve içten içe
BBC’ye o dönem verdiği demeçlerde de stabil bir rejimi arzulamıştır, bunun
içinde birçok insani değerden vazgeçmeye hazır bir halde görünmektedir ya da
öyle bir izlenime bizleri sürüklemiştir. John Savage ve Mustafa Mond
karakterlerinde gördüğümüz zıtlık ve karmaşa, Huxley’nin beyninde de dönüyordu
muhtemelen o yıllar ve bunu bizlere kitapta da çok güzel yansıtmakta. Peki
Huxley’nin asıl esinlendiği yer neresiydi gerçek dünyada, kendi cesur dünyasını
yaratırken? David Bradshaw’ın aktardıklarına göre Huxley zaten 20lerde dahi
artık yeni dünyanın liderinin ABD olacağını düşünmeye başlamıştır ve Amerika’ya
bir gezi dahi düzenlemiş, California’nın ve New York’un renkli dünyalarını kafasında
analiz etmiştir. Yani Huxley’nin kafasında bu evreni yaratırken, büyük bir ABD
etkisi olduğu söylenmekte. Şimdi, o yıllarda Amerika’nın renkli dünyası ve
Amerikan rüyası gibi konseptler koca bir dünya savaşı atlatmış Avrupa’nın
ardından insanların kulaklarına eskisinden daha da cazip gelmekteydi. Avrupa
savaştan ağır yaralı çıkmış ve Büyük Buhran onları toplumsal olarak çoktan
vurmuştu. Bu belirsizlik ortamından kaçmak ve içini rahatlatmak isteyenlerin
kaçabileceği bir yer halini almıştı yani ABD, tıpkı stabilitenin olduğu ve
savaşların varlığını yitirdiği, herkesin birbirine ait olduğu cesur yeni
dünyamız gibi. Tabii ki bu insanların umut arayışıydı, tıpkı John’ın sözümona
medeni dünyayı kafasında cennetleştirmesi gibiydi. Huxley bu raddede, Amerika’nın
daha iyi incelenmesi gerektiğini savunmuş ve ilerde global süreçteki Amerikan
rolünün kuvvetle muhtemel aktifliğine baya bir değinmişti. Bu yüzden global
dünya devleti, onun cesur yeni kültürü ve bu cesur yeni dünya, Huxley’nin
Amerika deneyimi ve Amerika üzerine yaptığı araştırmalar üzerinden çıkacaktı,
tabii dışarıdaki insanın ve turistin gördüğü bir ABD idi bu, renkli bir dünya. Huxley
bir nevi gerçek dünyadan, tahmin ettiği gelecekteki global kültür Amerika’nın
hakim olduğu bir global dünya devletinin nasıl olabileceği üzerine kurduğu
hayali bir evrende, kendi iç hesaplaşmalarını ve deneyimlerinden
biriktirdiklerini bizlere karakterleri aracılığıyla aktardığı kitabıyla
uzaklaşmıştı ve sanata, kendi sanatına sığınmıştı bunu yaparken. İşte 30ların dünyasından
cesur yeni dünyaya gidişimiz böyle oldu ve bu dünyanın tanrısı Ford için
fordist üretim stilinin yaratıcısı Henry Ford’un soyadından bir tanrı
seçimi de, belki de Huxley’nin döneminde düşünülmesi en olası sonuçtu Amerikan
tipi global bir dünyanın yaratımından yola çıkmak isteyen bir yazar adına. Yine de unutmamak gerekir ki, Amerika esintisi
olsa bile bu Huxley’nin kendi dünyası idi ve tamamen yalnızca işte bu da
Amerikan tipi dünya demek, basit bir genelleme olur ve Huxley’nin kendisine bir
hakaret anlamına gelir ama esintiler olduğunu tıpkı Brashaw gibi bende
düşünmekteyim.
-İNTERLÜD
84’de Orwell’ın kurduğu düzen mesela,
SSCB etkilerinin hissedildiği ve günümüz Kuzey Koresini andıran bir düzendi,
kasvetli, gri ve insanı yer yer baygınlık geçirebilecek kadar gözlenme hissine
sokan. Cesur Yeni Dünya ise bunların olmadığı, renklerin içinde kaybolan
insanların ve boyutlarüstü tatillerin diyarıydı, eğlence yanı yüksekti,
filmlerin ve müziğin tüm sokaklarda hissedilebileceği yerdi, yani bir nevi
dönemin Amerikasını simgelemekteydi. Birbirlerinin anti-tezi olarak yer alan bu
iki devletinde aslında bireysel olarak bir ütopya ya da distopya olabileceğini
bu iki eserden de görebiliriz. 84, insanları belli bir düzenin piyonları haline
getirmek için baskıyı, korkuyu, propagandayı ve asparagası kullanmış,
insanlarını göz göre göre kandırmıştı. Cesur Yeni Dünya ise kendi düzenini
insanları sahte mutlulukların gerçekçiliğine, göz kamaştırıcı renkliliğe ve
yalnızlık krizinin hepten çözülmesine bağlayacaktı, yani insanlar yine
kandırılmıştı ama bunların farkına bile varamayacaklardı ki onlar, biraz
rahatsız olduklarında soma tatilleri onlar için hazır olacaktı en nihayetinde. Aslında
özünde iki eserde distopik ama biri bize gayet ürkütücü gelirken, diğerinde yer
yer daha dingin ve mutlu bile hissedebilirsiniz ama belki de size uymayacak tüm
genellemelerin dışına çıkmaya çalıştığınızda sizi bekleyen dikenli tellerin
varlığını da rahatlıkla hissedebilirsiniz. 84’e bir kez daha değinmemin sebebi
genel olarak canımın istemesinden aslında daha çok, tıpkı perde arası yerine
kelimeyi sürekli kapanış anlamına gelen epilogue ile karıştırdığım için
interlude kelimesinin perde arası dışında bir diğer Türkçe varyasyonu olan
interlüdü kullanmam gibi. O yüzden yine küçük bir
perde arası olarak alalım bunu ve ana konuya dönelim.
-İNTERLÜD
Bu kısımda ise günümüz dünyasıyla olan
belli başlı benzerlikler ve Huxley’nin belli derecede de aslında haklı çıktığı
Amerikan etkisindeki modern dünyayla, kitabın uyuştuğu noktalardan bahsetmeyi
düşünüyorum. Tabii benzerlikler kadar farklılıklara da bakmak lazım. Mesela
kitapta, doğumdan bulunduğunuz gruba göre şartlandırılıyor ve onun dışına da
pek çıkmıyorsunuz. Yoğun bir kast sisteminin varlığı burada kendini
göstermekte, hatta Delta grubundan bebeklere kitapları sevmemeleri için
kitaplara doğru emekleyip, onları incelemeye kalktıklarında elektrik verilmesi
gibi, şartlandırıldığınız kalıpların dışına çıkmayacak şekilde yoğun bir eğitim
sürecine tabi tutuluyorsunuz. Günümüz dünyasında bu kadar yoğun bir kast sistemi
Hindistan gibi kültüründe bunla yoğrulmuş ve hala belli ögelerini taşıyan
ülkeleri saymazsak genel olarak var olmamakla beraber, nasıl ki bu evrende Alfa
olarak doğmak size bazı ayrıcalıklar ve daha kaliteli bir yaşam sağlıyorsa,
bizim dünyamızda da zengin olmak size benzer ayrıcalıkları sağlayabilir ve daha
elit, daha müreffeh bir yaşam sürme şansını sizlere verebilir. Yine de, o
noktaya ulaşamazsınız gibi bir durum yok ama kısıtlı sayıda insanın
ulaşabileceği noktalardan biridir zenginlik, öyle olmasaydı neler olabileceği
üzerine güzel bir nokta zaten yine kitapta sadece Alfalardan oluşturulan Kıbrıs
adasında çıkan problemlerden ve çatışmalardan anlaşılabilir. Neticede her düzen
bir bilgisayar gibidir ve herkes ana kart ya da ekran kartı olamaz, bazen
insanların ellerini basa basa size vurdukları klavye tuşunun da düzenin
devamlılığı için ne kadar önemli olduğu onların yokluğunda iyice anlaşılabilir.
Öyle ki, bir y tuşunun çalışmamasının, sık sık yazan bir insanda nelere yol
açabileceğini düşünürseniz, düzende de bunu anlayabilirsiniz. Bir yerde
devamlılık adına bunların yapılması gerekir ama her insanda da zaten o
noktalara çıkabilecek potansiyel yoktur, varsa bile bunu kullanmamayı tercih
eden insan yığınları fazlasıyla bulunabilir. Aradaki en temel farklardan biri
bu denebilir. Yine de her kastın bir sorumluluğu vardır ve bir kere oraya ait
oldunuz mu, onları yapmanız toplum tarafından beklenmektedir ve bu da
aralarındaki bir benzerliğin nihayetinde bir göstergesidir ama gelin bu sınıf
yapısını iki dakika bir kenara bırakalım ve daha farklı bir noktaya eğilelim.
Kitapta tüm dünyanın kabul ettiği belli
başlı değerler oluşturulmuş ve insanlara doğumlarından itibaren
yerleştirilmiştir, bunların dışına çıkmak ise ayıplanmayı ve aliyenasyonu
beraberinde getiren sonuçları beraberinde getirmektedir. Kitaptaki en temel fark,
tüm dünyada benzer bir algının oluşturulmasıdır, günümüz dünyasında ise
kültürel farklar bulunmaktadır ya da bizler mi öyle zannediyoruz? Tabii,
demiyorum ki kültürel farklar yok ama temelinde benzer bir amaca hizmet
etmektedir hepsi, yani toplumu bir arada tutacak değer yargılarını oluşturmak
ve belli bir memnuniyet, mutluluk anlayışı inşaa etmek. Bugün Huxley’nin haklı
çıktığı nokta şudur; Amerikan kültürünün değer yargıları ve mutluluk anlayışı,
hayatımıza fazlasıyla girmiştir. Bir yanıldığı noktada şudur; Globalleşme
çabası olsa dahi bu kültürün, bunu başaramamıştır ve birçok karşıt hareketi de
beraberinde getirmiştir ve bugün en popülist söylemlerden birini doğurmuştur;
globalizasyon karşıtlığı ve yeniden öze dönme, yani yeni milliyetçilik akımları.
Yine de Amerikan kültürünün ve Hollywood ilüzyonunun bize dayattığı anlayışlar
hayatımıza işlemiştir fazlasıyla ve bugün batı özellikle de Amerikan etkisinde
kalmış bir gencin hayatını fazlasıyla etkilemiş ve bundan farklı bir tutum
sergilediğinde, kendini sorgulatacak seviyelere kadar getirmiştir kendini,
tersi de başka bir kültürün etkisi dahilinde görülebilir yine hakeza. Buna
adapte olamayan insanların umursanmadığı, genel zevklerin oluşturulmaya
çalışıldığı, yoğun bir tekelleşme anlayışının görüldüğü ve aykırı insanların
rahatlıkla elimine edilebildiği, hatta bunun için artık öldürmeye bile
ihtiyacın olmadığı bir düzen yaratılmıştır en nihayetinde. Birçok düzende
hepimizin yapması gereken roller, takmamız gereken maskeler, sürmemiz gereken
makyaj ve kendi benliğimizden uzak bireylere dönüşmemiz, mutluluğun kaynağıymış
gibi tüm insanlara dayatılmaktadır ve neo-liberal tekelleşmenin güçlü olduğu,
Amerika’nın global güç olduğu bu demokrasi çağında da bunlar görülmektedir yoğun bir şekilde. Ha tabii güdümü Amerika temelli
gitse de, karşı yapılanmalarında kendi insanını yaratmaya çalıştığı ve bireyin
kişisel özgürlüğünün dışlanma tehlikesi geçirdiği şu günlerde, dünya belki de
benzer ama farklı bir Cesur Yeni Dünya olma yolunda son vites gitmektedir, kim
bilir?
Sözlerimi bitirirken ve perdeleri
kapatmaya doğru hazırlanırken bile arkamda çalmaya devam eden ve yazıyı
yazarken her ne kadar hep onu dinlemesem de, yazmamı daha da perçinlememi
sağlayan Brave New World şarkısından da bahsetmezsem, bir ayıbı bu güzide esere
yapmış olurum. Iron Maiden’ın klasik üyeleri Bruce Dickinson ve Adrian Smith
ile yeniden birleştiği albüm olan Brave New World’ün en güzel parçalarından
biri olan ve albümle aynı adı taşıyan Brave New World parçası, kitabı okumamla
beraber kafamda daha iyi oturan ve daha da sevdiğim bir parça halini aldı. 84’ü
incelerken filmine değinmiştim, Cesur Yeni Dünya’da ise filmini izlemek yerine
kafamda oluşturduğum hayaller üzerinden gitmeyi daha uygun buldum ama kitap
dışında da kullandığım eser temel olarak bu şarkı oldu diyebilirim. Büyük bir
edebiyat hayranı olan Steve Harris’in etkilerinin rahatlıkla hissedebileceği bu
şarkıyı dinlerken, nakaratında da A Brave New World, In A Brave New World
çığlıklarını bastıra bastıra atan Bruce Dickinson’ın sesini duyarken, kapanışı
da bu şarkıdan bir söz öbeğiyle yapacağım. BRING THIS SAVAGE BACK HOME!














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder