27 Şubat 2018 Salı

1984 Üzerine Bir Kalem Damlatma



Bu satırları yazarken Winston'ın Mr. Charrington'ın dükkanından bir çocuğun uzun zamandır almak istediği bir oyuncağın ailesi tarafından sonunda alınmasının heyecanını taşırmışcasına aldığı dolma kalemle kaymak kağıtlı defterine günlüğünün ilk satırlarını yazıyormuşcasına taşıdığı heyecanı taşıyorum şahsen içimde. 1984 literatürde uzun zamandır zaten bilinen bir eser, geç okumak olsa olsa benim kabahatim olur ister istemez ama en azından hiç okumamaktan iyidir diyebilirim taze bir şekilde bu eseri bitirmişken bir de üstüne filmini izlemişken. Eğer bu yazıyı okuyan birileri varsa ve daha henüz eline 1984’ü alıp, okuma şansı bulmadıysa ve distopya türüyle ilgileniyorsa, kaçırmasın derim. Ben geç kaldım, siz kalmayın. Şimdi, kısa bir başlangıç yapmak için en iyisi filmine kendimce fikirlerimi belirteceğim küçük bir açılışla başlasam iyi olacak karalamalarıma daha doğrusu tıpkı Winston'ın devrinde olduğu gibi artık dolma kalemlerin, kaymak kağıtların olmadığı ya da yaygın kullanılmadığı, daha bir retro kaçtığı diyebileceğimiz bir devirde benim yaptığım olsa olsa bir klavye tıklatması olur bilgisayar üzerinden gerçekleştirdiğim. 



Filmle ilgili ilk söyleyeceğim aslında şudur ki; Film, genel bir seyirci kitlesi adına yapılmış gibi durmamakta. Bunu ne açıdan söyledim? Şu açıdan; Film aslında doğal olarak belki de kitabın aksine içinde birçok boşluğu barındırmakta ve normal bir izleyici kitabı okumadan bu boşlukları ve o evrende olanların ne anlama geldiğini tam anlamıyla kavrama şansına sahip değil bana soracak olursanız. Winston'ın iç dünyasında ki çelişkileri ve çekişmeleri doldurabilmek sizin elinizde veya bazı sahnelerde yaşanmış değişimleri kavrayabilmekte hakeza tıpkı kitapta Winston sorgusu için birçok insanla beraber beklerken, filmde yalnızca Parsons'ın oluşu ve O'Brien'ın yanına kitapta Julia ile giderken, filmde tek başına gidiyor oluşu ve O'Brien'ın 7 yıllık planının filmde buluşma diyaloğunu görsek de, biraz daha havada kalıyor oluşu ve tabii ki Winston ve O’Brien arasında ki derin diyalogların filme aktarımının çok yeterli olmayışı gibi gibi. Bunların hepsi uzatılabilecek şeyler tabii ki. Fakat, yine de kafamda boşlukları doldurabildiğim ve üstüne üstlük filmde 84 evreninin betimlemelerini kanlı canlı görme şansı bulduğum için, bundan da memnun kalmadım diyemem. Bir de film, bana göre yönetmenin 1984’de en çok etkilendiği ve en vurucu gördüğü anları aldığı bir filmdi bir de hakeza daha çok kitabı okuyan kitle için yaptığı bir filmdi bence, normal bir adam da izleyip, bazı şeyler çıkarabilir ama kitabı okuyan bir kişi arada ki boşlukları daha iyi tamamlar gibime geliyor, yani daha çok okuyan kitlenin gözüne hitap eden bir çalışma gibi geldi bana soracak olursanız. Mesela yukarıda getirdiğim eleştiriler var ama Julia ve Winston’ın yakalanış sahnesi, Büyük Biraderin Gözünün insanların üstünde oluşunun yansıtılışı, yemekhanenin loşluğu ve karanlığı, Goldstein’e saçılan nefret, bakanlıkta ki tüplerin gösterilişi ve Julia ile ormanda yaşadıkları hiç de kötü aktarılmamıştı bence. Mekanlar belki abartı denebilecek şekilde yıkık dökük, savaştan çıkmışcasına dursa da, bir açıdan mantıklıydı da ama kafamda yine karanlık, gri ve loş bir ortam olsa da, ciddi bir yıkıntı geçiyordu diyemem belli bir yıkıntı ve bakımsızlık söz konusu olmakla beraber lakin bu da yönetmenin tercihidir ve denilebilecek bir şey yok bu konuda. Ha, O’Brien bir diyaloğunda bellek tüpüne atılanların silinmesine karşın yok edilip edilmemesiyle ilgili net bir bilgi vermemişti bize ama yönetmen daha çok bir kazan dairesine yollanırmışcasına resmetmeyi tercih etmişti. Bunlar daha çok filmden aklımda kalanlar ve kitabın üstüne fena gitmedi diyebileceğim bir filmdi bazı şeyleri görebilmek adına görsel bir şekilde fakat kitabı okumasaydım senaryo bazında ne tarz bir yorum yapardım, işte onu bilmiyorum. Evet, filmle ilgili diyeceklerim bunlar ve tavsiyem, kitabı okumadan bulaşmamak yönünde yoksa 84’ün o ruhunu filmden edinmek bana göre en azından çokta mümkün değil bilakis kitaptan o ruhu edinip, film öyle izlendiğinde, insanın aklında görsel bazı anlar bırakması açısından akılda beklenildiği kadar kötü kalmıyor. 



Şimdi asıl konuya gelecek olursak, aslında asıl büyüleyici olan kitabın kendisinden başka bir şey değil, film olsa olsa bir tamamlayıcı veya 84 evrenine aşina ve daha da doymak isteyenler için bir vitamin niyetinde kalır lakin kitap asıl derinliği, yoğunluğu ve tüm baskıyı, tüm psikolojik şiddeti, gerçek bir distopyayı yansıtmayı çok iyi başarıyor ve bunun temelinde daha çok psikolojiyi ve insan mentalitesini koymayı tercih ediyor yapılara kıyasla. Tabii, burada bir paradigma çıkıyor ortaya, insan mentalitesi değil midir zaten bu yapıyı yaratan ve yapı değil midir mentaliteyi maskeleyen diye fakat benim kitapta gördüğüm kadarıyla kitap, yapıyı bir kenara atmamakla beraber yapının üstünde değil, mentalitenin üstünde duruyor ve mentalite, yapıyı şekilliyor, yapı onun şeklini alıyor. Şimdi gelin, biraz bunu açayım. Çiftdüşün ile başlarsak eğer ki rejimin ana parçalarından biri olsa gerekir kendisi hiç kuşkusuz ki, bunun temel örneklerinden bir tanesidir. İnsanların her ne kadar içten içe partinin dayattıklarının içlerinde hissettikleri duygulara körükten bağlanmaması gibi bir durum söz konusu olsa da, çiftdüşün bunu kırmanın en temel yönlerinden biri. Yani, insanların partinin idealleri doğrultusunda kendilerine bir rasyonellik algısı çizmelerinde ki temel yapıdır aslında çiftdüşün ve partinin de kendi meşruiyetini sağlamlaştırmak için temel attığı düşünce yapısının başında gelir. Bakın, burada da yapı dedim fakat bu direkman insanların kafalarında ki mentaliteye birer saldırıdır ve temelinde yine mentalite yatar. Yenisöylem bunun bir diğer örneğidir mesela. Diller çağlar boyudur insanların düşüncelerini aktarmada ki temel araçtır, bir şeyler hissederiz, bir reaksiyon veririz ama bunu aga ugalarla yapamayız, böyle devam etseydik zaten medeniyet diye bir şey ortaya çıkamazdı doğal olarak. Yenisöylem’in temel amacı ise, partinin fikirleriyle bağdaşmayan düşünceleri dile getirilemeyecek bir şekle sokmak ve insan, ne kadar içinde hissetse bile bunları, söyleyemeyip, propaganda aracı haline getiremeyecek düzeye inerse, o zaman çiftdüşün mantığıyla beraber zaten içindekileri bir süre içinde yıkacak ve kaba göre şekil alacaktır yani 2+2 gerçekten de 5 olacaktır. Yani bana göre bu iki düşünce birbirlerini tamamlamaktadır, birbirlerinden ayrılamazlar. Çiftdüşün bir başlangıçsa, yenisöylem bunun oturmasını sağlayacak bir devamlılık sürecidir.



Değinilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer konu ya da konularsa, Büyük Birader’e duyulması beklenen sevgi, Emmanuel Goldstein’e karşı beklenen nefret ve Avrasya ile Doğuasya arasında sürüp giden, Goldstein’in kendi deyimiyle eski amaçlarından sapan savaşların insan emeğinin bir sömürüsü haline geldiği noktada ciddi bir propaganda aracı haline gelmesidir devletlerin kendi içlerinde ki düzene katkı sağlamak için yarattıkları. Bunlar yine hakeza partinin kendi içinde ki mentaliteyi, yapıya uydurmasıyla alakalıdır bana göre. Büyük Birader dediğimiz kişinin gerçek bir birey olup olmaması bir önem arz etmemektedir, Parti’nin kendini içselleştirdiği ve insanlara yansıttığı modern bir İsadır Büyük Birader. O ölmez, o bitmez, o her daim insanların kurtarıcısı ve baş meleğidir, onların iyiliği için tüm günahları üstüne alan ve onlar adına harıl harıl çalışan bir figürdür Büyük Birader. Partinin amacı içten içe iktidarını daim yapmaktır, bunun üzerinde çok duruyor O’Brien ama aynı zamanda parti, geçmiş iktidarların yaptığının aksine bunu çok daha iyi temellendirmiştir ve bu tüm temellendirmeler, Büyük Birader üzerinden tezahür etmiştir. Bu yüzden insanlar gerçekten hissederek sevmeli ve benimsemelidir Büyük Birader’i, ona inanmalı ve onun değerlerini savunmalıdır çünkü o, Okyanusya insanlarının tek kurtarıcısı ve tek umududur. Parti, aslına bakacak olursanız bir nevi modern bir orta çağ yaratmıştır kendine ve bu orta çağın yeni İsa’sı Büyük Birader’in ta kendisidir. Goldstein figürü ise her daim nefreti kanalize etmeyi sağlayacak ve inancı sağlamlaştıracak bir Lucifer figürüdür. Ortada eğer bir Büyük Birader olacaksa, onun mutlaka bir oppoziti olmak zorundadır ve Goldstein bunu simgelemektedir ama Goldstein kafir değildir, o bir münafıktır. O da Büyük Biraderle aynı yollardan geçmiştir fakat daha sonrasında onu terk etmiş ve ona tamamen düşman olmuştur. Evet, çoğu yerde de dillendiriliği gibi, Büyük Birader’in Stalin’I ve Goldstein’in Trotsky’i simgelediğini hepimiz duymuşuzdur eğer 1984 ile ilgilendiysek. Yine de, bana soracak olursanız, Parti, yalnızca ideolojik bir yapılanma değildir, gerçek hayatı metafizik ile harmanlamıştır ve O’Brien’ın kendi deyimiyle, 19. Yüzyılın bilime daha yakın, pozitivist zihniyetini yıkmıştır. Bu, sosyalist rejimlerde bir hayli görülebilir tabii ki ama temelini ateizme kuran bu rejimlerde ve proleteryayı özgürleştirme temelinde ki bu kuramda, böylesine bir parti hiçbir zaman amaçlanmaz fakat bir şekilde tezahür eder, en güzel örneklerinden biri de hiç kuşkusuz Kuzey Kore idir. Yine de, Sovyetler Birliği böyle bir yapılanma değildir ve Stalin rejimi, Juche’nin aksine kendini böyle temellendirmemiş, Stalin o istenilen ve sevilen İsa portresi çizmekten uzak kalmıştır bilhassa Kruşçev zamanında bu iyice kırılmaya başlanmıştır ve Destalinizasyon süreci bunu takip etmiştir çünkü Stalin rejimi temelini buna kurmamıştır baskıcı bir rejim olmakla beraber. O açıdan, Orwell belki içten içe Sovyetler’I resmetmek ve anti-stalinist fikirleri yansıtmak amacıyla yazmış olabilir bu kitabı fakat bence Hristiyanlık, kültürel anlamda güçlü olan batı dünyasında, yazdığı satırları ve yarattığı karakterleri bir şekilde etkilemiş gibime geliyor. Şimdi, Goldstein bir münafık ama kafir denilebilecek düşmanlarda gereklidir. Batı dünyasında bu Persler, Araplar, Türkler, Ruslar hatta Great Schism(Büyük Ayrılık olarak çevrilebilir) döneminde Bizans, bu tarz düşmanlar olarak ortaya çıkmışlardır insanların mentalitesinde. İşte, bu kafirler Okyanusya için Doğuasya ve Avrasyadır. Aynı şekilde, kafirler şekil değiştirebilir ve kitap bunun üzerinde sıklıkla durmaktadır. Ruslara karşı Türklerle, Türkler’e karşı Bizans ile ittifak yapılabildiği gibi, burada da bunlar değişir düşman bir Avrasya bir Doğuasya olur fakat nihai amaç orada kalır, partinin fikirlerinin insanların damarlarına kadar işlenmesi. Sevgi Bakanlığı yeri geldiğinde bir engizisyon kadar sert, Doğru Bakanlığı yeri geldiğinde bir kilise yapılanmasını savunmak için yeteri kadar net ve elastik, Varlık Bakanlığı sanki bir endüljans satarcasına çikolata tayınları üzerinden bile insanların umutlarıyla oynayabilecek kadar partiye bağlı ve Barış Bakanlığı bir Haçlı Seferi düzenlercesine acımasız. Benzer şekilde tıpkı Benedikt yandaşları gibi Katolikliği destekleyen ve yaşatan gruplarda bir nevi Seks Karşıtı Kadınlar Birliği vb. gruplarda da bir nevi ideolojiyi yaşatma amacını sezinleyebiliriz belki o amaçla değil de iyimser bir şekilde çıktılarsa bile. Seks yine burada alt bir başlık olarak göze çarpmakta çünkü Julia’nın bahsettiği gibi, insanların seks anında yaşadığı rahatlığı asla yaşatmayacak ve orada ki enerji boşluğunu parti adına kanalize etme fikri yüzyıllardan beridir gerek dinlerde gerek belli ideolojilerde göze çarpmaktadır, direk saldırılan bir olgu olmuştur her daim seks ve ayıplanmış, kötü görülmüştür. Kitapta da tıpkı içindekilere direnemeyen ve yenik düşen Winston-Julia çifti gibi birçok çift, bu duyguya yenik düşmüştür ve geçmiş çağlarda hatta şimdi bile bunun acısını hala çekmektedir mentalitelere işlenen bu seks karşıtlığından mütevellit. O açıdan, kitap dünya üzerinde dönen yapılardan ziyade mentalite bazlı bir çalışma üzerinden bir distopya kurmuş gibime geliyor ve yapı, mentaliteyi değil, mentalite yapıyı şekilliyor yani yapı, büründüğü kabın şeklini alıyor yalnızca ve birbirleri arasında ki o network ağının kırılması da tele-ekranlarla sonuna kadar gözetimle sağlanıyor ve yapının eli kolu partinin mentalitesine bağlanıyor. En azından bu benim şahsi yorumumdur, eleştirilere her daim açığım eğer bunu okuyan birileri varsa tabii.



Şimdi son parça olarak kitap, gerçekliği ne kadar yansıtmakta diye bir soru sormamız gerekmekte, en azından ben sormak ve cevaplamak istiyorum bunu. Belli ölçülerde yansıtmakta, belli ölçülerde de yansıtamamakta. Açalım bunu. Şimdi, bu tarz bir rejimin kurulmasının imkansız olduğunu düşünmüyorum öncelikle ben, pekala mümkündür de hatta. Yine de, tarih boyu farklı toplumlar, farklı düşünceler birbirlerini takip etmiştir ve yapı ile mentalite, birbirlerinden ayrılmaz bir bütün haline gelmiştir. İnsan hem yapıyı hem de mentaliteyi kendi inşaa edip, ikisinin arasında kalan bir savaşın ortasında bulmuştur kendini. O açıdan bu tarz katılıkta ve aşırılıkta bir rejimin, yalnızca dar alanlarda ve belli ülkelerde açığa çıkabileceği kanaatindeyim şahsen. Örnek olarak Kuzey Kore verilebilir, belki Suudi Arabistan yine buna yakın bir yapı olarak ortaya çıkar. Bu iki rejimde de mutlak iktidar amacı vardır ve kendilerini Juche ile Vahhabilik üzerinden kurarak, meşruiyetlerini sağlamlaştırmış ve gerçek ile metafiziği kırmayı başarmışlardır yani yoğun bir şekilde insan mentalitesine hükmedip, yapıyı bulunduğu kabın şekline sokturmuşlardır. Ha, Suudi Arabistan değişmekte ve arkasında ki dış destekte rahatlıkla görülebilir fakat yine de bence bu değişimlerde ki temel amaç bile iktidarı sağlam tutabilmek ve dış desteğe ragmen, insanlarda bunun yıkılmasına yönelik düşüncelere bile yoğun bir saldırı söz konusu, yine de belli bir kırılma var denilebilir ama listede durması taraftarıyım ben en azından sağlam bir şekilde değişene kadar. Bunlar örnekler, belki çoğaltılabilir de tarihten verilebilecek Papalık Devleti ve Avrupa’da kurduğu hegomonya gibi. Yine de bunlar kısıtlı zamanda, kısıtlı yerlerle kalabilecek düzenlemelerdir ve devam etme olasılığı yoktur, elbet değişmeyen iki şeyin değişim ve ölüm olduğu dünyada değişimi tadacaklar ve sonunda öleceklerdir. O yüzden O’Brien’ın anlattığı tarzda bir düzenin tüm dünyaya yayılabilmesi ve sonsuza kadar kabuk tutması o kadar da mümkün değildir fakat kitapta ki rejimin varlığı imkansız değildir dediğim gibi, bilhassa mümkündür. Elbet bir karşıtı olacaktır ve bu karşıt, yeri geldiğinde kendisinden daha iyi veya daha kötü bir alternatif olacaktır, amaçları aynı birbirlerinin çakması Neo-Bolşevizm, İngiliz Sosyalizmi ve Ölüme Tapınma gibi ideolojiler birbirlerini karşıtı olarak sonsuza kadar var olamazlar gerçek dünyada. Belli bir dönemde olabilir, yine de bu kadar aynı ve benzer olamaz, elbet belli farklılıklar ve karşıtlıklar güdülmelidir, kültürler ve insanlar bunu yaratır ve bence yaratacaktır ancak ve ancak ne zaman bu farklılıklar bir yok edilme aşamasına geçilip, birleşik bir insan medeniyetinin tek dilli, tek yönetimli bir yapısı hayata geçirilir, o zaman bunları konuşmamız daha farklı bir boyuta çıkar lakin şimdilik çok mümkün değil gibime geliyor. Şahsi yorumlarım tamamen, karşıt düşünceler olabilir her daim. 



Genel olarak benim 1984 ile ilgili söyleyebileceklerim bu kadar. Aslında daha çok yazılacak, daha çok çizilecek şey elbette çıkar bu ölümsüz eser hakkında ama beynimden bu kadarı çıktı. Kısa bir özet geçecek olursam; Genel olarak yazarın kafasındakileri kitaba nasıl yansıttığını, neleri amaçladığını kendimce yorumladım. Kitap, insana güzel bir perspektif sunuyor bence ve farklı bir bakış açısıyla olayları yorumlama şansı veriyor, bazen gözümüzle gördüklerimize Orwell’ın dünyasında ki tabirlerle de bir yorum katma fırsatı tanıyor ve yoğun bir psikolojik drama içeriyor distopyasının yanında. O açıdan, insanı bazen yeri geldiğinde boğuyor ve o gri, karanlık ortama Orwell’ın satırları size götürebiliyor. Aşırılıklar mevcuttur, yine de bir distopyada bunların olmaması da olanaksızdır. İşte böyle, kısacası kitabın, kitabı okumadan belki de anlayamayacağınız çok kısa bir özetiyle bitireyim. 2+2=5.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder