Bu satırları yazarken Winston'ın
Mr. Charrington'ın dükkanından bir çocuğun uzun zamandır almak istediği bir
oyuncağın ailesi tarafından sonunda alınmasının heyecanını taşırmışcasına
aldığı dolma kalemle kaymak kağıtlı defterine günlüğünün ilk satırlarını
yazıyormuşcasına taşıdığı heyecanı taşıyorum şahsen içimde. 1984 literatürde
uzun zamandır zaten bilinen bir eser, geç okumak olsa olsa benim kabahatim olur
ister istemez ama en azından hiç okumamaktan iyidir diyebilirim taze bir
şekilde bu eseri bitirmişken bir de üstüne filmini izlemişken. Eğer bu yazıyı
okuyan birileri varsa ve daha henüz eline 1984’ü alıp, okuma şansı bulmadıysa
ve distopya türüyle ilgileniyorsa, kaçırmasın derim. Ben geç kaldım, siz
kalmayın. Şimdi, kısa bir başlangıç yapmak için en iyisi filmine kendimce
fikirlerimi belirteceğim küçük bir açılışla başlasam iyi olacak karalamalarıma
daha doğrusu tıpkı Winston'ın devrinde olduğu gibi artık dolma kalemlerin,
kaymak kağıtların olmadığı ya da yaygın kullanılmadığı, daha bir retro kaçtığı
diyebileceğimiz bir devirde benim yaptığım olsa olsa bir klavye tıklatması olur
bilgisayar üzerinden gerçekleştirdiğim.
Filmle ilgili ilk söyleyeceğim
aslında şudur ki; Film, genel bir seyirci kitlesi adına yapılmış gibi
durmamakta. Bunu ne açıdan söyledim? Şu açıdan; Film aslında doğal olarak belki
de kitabın aksine içinde birçok boşluğu barındırmakta ve normal bir izleyici
kitabı okumadan bu boşlukları ve o evrende olanların ne anlama geldiğini tam
anlamıyla kavrama şansına sahip değil bana soracak olursanız. Winston'ın iç
dünyasında ki çelişkileri ve çekişmeleri doldurabilmek sizin elinizde veya bazı
sahnelerde yaşanmış değişimleri kavrayabilmekte hakeza tıpkı kitapta Winston
sorgusu için birçok insanla beraber beklerken, filmde yalnızca Parsons'ın oluşu
ve O'Brien'ın yanına kitapta Julia ile giderken, filmde tek başına gidiyor
oluşu ve O'Brien'ın 7 yıllık planının filmde buluşma diyaloğunu görsek de,
biraz daha havada kalıyor oluşu ve tabii ki Winston ve O’Brien arasında ki
derin diyalogların filme aktarımının çok yeterli olmayışı gibi gibi. Bunların
hepsi uzatılabilecek şeyler tabii ki. Fakat, yine de kafamda boşlukları
doldurabildiğim ve üstüne üstlük filmde 84 evreninin betimlemelerini kanlı
canlı görme şansı bulduğum için, bundan da memnun kalmadım diyemem. Bir de
film, bana göre yönetmenin 1984’de en çok etkilendiği ve en vurucu gördüğü
anları aldığı bir filmdi bir de hakeza daha çok kitabı okuyan kitle için
yaptığı bir filmdi bence, normal bir adam da izleyip, bazı şeyler çıkarabilir
ama kitabı okuyan bir kişi arada ki boşlukları daha iyi tamamlar gibime
geliyor, yani daha çok okuyan kitlenin gözüne hitap eden bir çalışma gibi geldi
bana soracak olursanız. Mesela yukarıda getirdiğim eleştiriler var ama Julia ve
Winston’ın yakalanış sahnesi, Büyük Biraderin Gözünün insanların üstünde
oluşunun yansıtılışı, yemekhanenin loşluğu ve karanlığı, Goldstein’e saçılan
nefret, bakanlıkta ki tüplerin gösterilişi ve Julia ile ormanda yaşadıkları hiç
de kötü aktarılmamıştı bence. Mekanlar belki abartı denebilecek şekilde yıkık
dökük, savaştan çıkmışcasına dursa da, bir açıdan mantıklıydı da ama kafamda
yine karanlık, gri ve loş bir ortam olsa da, ciddi bir yıkıntı geçiyordu
diyemem belli bir yıkıntı ve bakımsızlık söz konusu olmakla beraber lakin bu da
yönetmenin tercihidir ve denilebilecek bir şey yok bu konuda. Ha, O’Brien bir
diyaloğunda bellek tüpüne atılanların silinmesine karşın yok edilip
edilmemesiyle ilgili net bir bilgi vermemişti bize ama yönetmen daha çok bir
kazan dairesine yollanırmışcasına resmetmeyi tercih etmişti. Bunlar daha çok
filmden aklımda kalanlar ve kitabın üstüne fena gitmedi diyebileceğim bir
filmdi bazı şeyleri görebilmek adına görsel bir şekilde fakat kitabı okumasaydım
senaryo bazında ne tarz bir yorum yapardım, işte onu bilmiyorum. Evet, filmle
ilgili diyeceklerim bunlar ve tavsiyem, kitabı okumadan bulaşmamak yönünde
yoksa 84’ün o ruhunu filmden edinmek bana göre en azından çokta mümkün değil
bilakis kitaptan o ruhu edinip, film öyle izlendiğinde, insanın aklında görsel
bazı anlar bırakması açısından akılda beklenildiği kadar kötü kalmıyor.
Şimdi asıl konuya gelecek
olursak, aslında asıl büyüleyici olan kitabın kendisinden başka bir şey değil,
film olsa olsa bir tamamlayıcı veya 84 evrenine aşina ve daha da doymak
isteyenler için bir vitamin niyetinde kalır lakin kitap asıl derinliği,
yoğunluğu ve tüm baskıyı, tüm psikolojik şiddeti, gerçek bir distopyayı
yansıtmayı çok iyi başarıyor ve bunun temelinde daha çok psikolojiyi ve insan
mentalitesini koymayı tercih ediyor yapılara kıyasla. Tabii, burada bir paradigma
çıkıyor ortaya, insan mentalitesi değil midir zaten bu yapıyı yaratan ve yapı
değil midir mentaliteyi maskeleyen diye fakat benim kitapta gördüğüm kadarıyla
kitap, yapıyı bir kenara atmamakla beraber yapının üstünde değil, mentalitenin
üstünde duruyor ve mentalite, yapıyı şekilliyor, yapı onun şeklini alıyor.
Şimdi gelin, biraz bunu açayım. Çiftdüşün ile başlarsak eğer ki rejimin ana
parçalarından biri olsa gerekir kendisi hiç kuşkusuz ki, bunun temel
örneklerinden bir tanesidir. İnsanların her ne kadar içten içe partinin
dayattıklarının içlerinde hissettikleri duygulara körükten bağlanmaması gibi
bir durum söz konusu olsa da, çiftdüşün bunu kırmanın en temel yönlerinden
biri. Yani, insanların partinin idealleri doğrultusunda kendilerine bir
rasyonellik algısı çizmelerinde ki temel yapıdır aslında çiftdüşün ve partinin
de kendi meşruiyetini sağlamlaştırmak için temel attığı düşünce yapısının
başında gelir. Bakın, burada da yapı dedim fakat bu direkman insanların
kafalarında ki mentaliteye birer saldırıdır ve temelinde yine mentalite yatar.
Yenisöylem bunun bir diğer örneğidir mesela. Diller çağlar boyudur insanların
düşüncelerini aktarmada ki temel araçtır, bir şeyler hissederiz, bir reaksiyon
veririz ama bunu aga ugalarla yapamayız, böyle devam etseydik zaten medeniyet
diye bir şey ortaya çıkamazdı doğal olarak. Yenisöylem’in temel amacı ise,
partinin fikirleriyle bağdaşmayan düşünceleri dile getirilemeyecek bir şekle
sokmak ve insan, ne kadar içinde hissetse bile bunları, söyleyemeyip,
propaganda aracı haline getiremeyecek düzeye inerse, o zaman çiftdüşün
mantığıyla beraber zaten içindekileri bir süre içinde yıkacak ve kaba göre
şekil alacaktır yani 2+2 gerçekten de 5 olacaktır. Yani bana göre bu iki
düşünce birbirlerini tamamlamaktadır, birbirlerinden ayrılamazlar. Çiftdüşün
bir başlangıçsa, yenisöylem bunun oturmasını sağlayacak bir devamlılık
sürecidir.
Değinilmesi gerektiğini
düşündüğüm bir diğer konu ya da konularsa, Büyük Birader’e duyulması beklenen
sevgi, Emmanuel Goldstein’e karşı beklenen nefret ve Avrasya ile Doğuasya
arasında sürüp giden, Goldstein’in kendi deyimiyle eski amaçlarından sapan
savaşların insan emeğinin bir sömürüsü haline geldiği noktada ciddi bir
propaganda aracı haline gelmesidir devletlerin kendi içlerinde ki düzene katkı
sağlamak için yarattıkları. Bunlar yine hakeza partinin kendi içinde ki
mentaliteyi, yapıya uydurmasıyla alakalıdır bana göre. Büyük Birader dediğimiz
kişinin gerçek bir birey olup olmaması bir önem arz etmemektedir, Parti’nin
kendini içselleştirdiği ve insanlara yansıttığı modern bir İsadır Büyük
Birader. O ölmez, o bitmez, o her daim insanların kurtarıcısı ve baş meleğidir,
onların iyiliği için tüm günahları üstüne alan ve onlar adına harıl harıl
çalışan bir figürdür Büyük Birader. Partinin amacı içten içe iktidarını daim
yapmaktır, bunun üzerinde çok duruyor O’Brien ama aynı zamanda parti, geçmiş
iktidarların yaptığının aksine bunu çok daha iyi temellendirmiştir ve bu tüm
temellendirmeler, Büyük Birader üzerinden tezahür etmiştir. Bu yüzden insanlar
gerçekten hissederek sevmeli ve benimsemelidir Büyük Birader’i, ona inanmalı ve
onun değerlerini savunmalıdır çünkü o, Okyanusya insanlarının tek kurtarıcısı
ve tek umududur. Parti, aslına bakacak olursanız bir nevi modern bir orta çağ
yaratmıştır kendine ve bu orta çağın yeni İsa’sı Büyük Birader’in ta
kendisidir. Goldstein figürü ise her daim nefreti kanalize etmeyi sağlayacak ve
inancı sağlamlaştıracak bir Lucifer figürüdür. Ortada eğer bir Büyük Birader
olacaksa, onun mutlaka bir oppoziti olmak zorundadır ve Goldstein bunu
simgelemektedir ama Goldstein kafir değildir, o bir münafıktır. O da Büyük
Biraderle aynı yollardan geçmiştir fakat daha sonrasında onu terk etmiş ve ona
tamamen düşman olmuştur. Evet, çoğu yerde de dillendiriliği gibi, Büyük Birader’in
Stalin’I ve Goldstein’in Trotsky’i simgelediğini hepimiz duymuşuzdur eğer 1984
ile ilgilendiysek. Yine de, bana soracak olursanız, Parti, yalnızca ideolojik
bir yapılanma değildir, gerçek hayatı metafizik ile harmanlamıştır ve O’Brien’ın
kendi deyimiyle, 19. Yüzyılın bilime daha yakın, pozitivist zihniyetini
yıkmıştır. Bu, sosyalist rejimlerde bir hayli görülebilir tabii ki ama temelini
ateizme kuran bu rejimlerde ve proleteryayı özgürleştirme temelinde ki bu
kuramda, böylesine bir parti hiçbir zaman amaçlanmaz fakat bir şekilde tezahür
eder, en güzel örneklerinden biri de hiç kuşkusuz Kuzey Kore idir. Yine de,
Sovyetler Birliği böyle bir yapılanma değildir ve Stalin rejimi, Juche’nin
aksine kendini böyle temellendirmemiş, Stalin o istenilen ve sevilen İsa
portresi çizmekten uzak kalmıştır bilhassa Kruşçev zamanında bu iyice kırılmaya
başlanmıştır ve Destalinizasyon süreci bunu takip etmiştir çünkü Stalin rejimi
temelini buna kurmamıştır baskıcı bir rejim olmakla beraber. O açıdan, Orwell
belki içten içe Sovyetler’I resmetmek ve anti-stalinist fikirleri yansıtmak
amacıyla yazmış olabilir bu kitabı fakat bence Hristiyanlık, kültürel anlamda
güçlü olan batı dünyasında, yazdığı satırları ve yarattığı karakterleri bir
şekilde etkilemiş gibime geliyor. Şimdi, Goldstein bir münafık ama kafir
denilebilecek düşmanlarda gereklidir. Batı dünyasında bu Persler, Araplar,
Türkler, Ruslar hatta Great Schism(Büyük Ayrılık olarak çevrilebilir) döneminde
Bizans, bu tarz düşmanlar olarak ortaya çıkmışlardır insanların mentalitesinde.
İşte, bu kafirler Okyanusya için Doğuasya ve Avrasyadır. Aynı şekilde, kafirler
şekil değiştirebilir ve kitap bunun üzerinde sıklıkla durmaktadır. Ruslara
karşı Türklerle, Türkler’e karşı Bizans ile ittifak yapılabildiği gibi, burada
da bunlar değişir düşman bir Avrasya bir Doğuasya olur fakat nihai amaç orada
kalır, partinin fikirlerinin insanların damarlarına kadar işlenmesi. Sevgi
Bakanlığı yeri geldiğinde bir engizisyon kadar sert, Doğru Bakanlığı yeri
geldiğinde bir kilise yapılanmasını savunmak için yeteri kadar net ve elastik, Varlık
Bakanlığı sanki bir endüljans satarcasına çikolata tayınları üzerinden bile
insanların umutlarıyla oynayabilecek kadar partiye bağlı ve Barış Bakanlığı bir
Haçlı Seferi düzenlercesine acımasız. Benzer şekilde tıpkı Benedikt yandaşları
gibi Katolikliği destekleyen ve yaşatan gruplarda bir nevi Seks Karşıtı
Kadınlar Birliği vb. gruplarda da bir nevi ideolojiyi yaşatma amacını
sezinleyebiliriz belki o amaçla değil de iyimser bir şekilde çıktılarsa bile.
Seks yine burada alt bir başlık olarak göze çarpmakta çünkü Julia’nın
bahsettiği gibi, insanların seks anında yaşadığı rahatlığı asla yaşatmayacak ve
orada ki enerji boşluğunu parti adına kanalize etme fikri yüzyıllardan beridir
gerek dinlerde gerek belli ideolojilerde göze çarpmaktadır, direk saldırılan
bir olgu olmuştur her daim seks ve ayıplanmış, kötü görülmüştür. Kitapta da
tıpkı içindekilere direnemeyen ve yenik düşen Winston-Julia çifti gibi birçok
çift, bu duyguya yenik düşmüştür ve geçmiş çağlarda hatta şimdi bile bunun
acısını hala çekmektedir mentalitelere işlenen bu seks karşıtlığından
mütevellit. O açıdan, kitap dünya üzerinde dönen yapılardan ziyade mentalite
bazlı bir çalışma üzerinden bir distopya kurmuş gibime geliyor ve yapı,
mentaliteyi değil, mentalite yapıyı şekilliyor yani yapı, büründüğü kabın
şeklini alıyor yalnızca ve birbirleri arasında ki o network ağının kırılması da
tele-ekranlarla sonuna kadar gözetimle sağlanıyor ve yapının eli kolu partinin
mentalitesine bağlanıyor. En azından bu benim şahsi yorumumdur, eleştirilere
her daim açığım eğer bunu okuyan birileri varsa tabii.
Şimdi son parça olarak kitap,
gerçekliği ne kadar yansıtmakta diye bir soru sormamız gerekmekte, en azından
ben sormak ve cevaplamak istiyorum bunu. Belli ölçülerde yansıtmakta, belli
ölçülerde de yansıtamamakta. Açalım bunu. Şimdi, bu tarz bir rejimin
kurulmasının imkansız olduğunu düşünmüyorum öncelikle ben, pekala mümkündür de
hatta. Yine de, tarih boyu farklı toplumlar, farklı düşünceler birbirlerini
takip etmiştir ve yapı ile mentalite, birbirlerinden ayrılmaz bir bütün haline
gelmiştir. İnsan hem yapıyı hem de mentaliteyi kendi inşaa edip, ikisinin
arasında kalan bir savaşın ortasında bulmuştur kendini. O açıdan bu tarz
katılıkta ve aşırılıkta bir rejimin, yalnızca dar alanlarda ve belli ülkelerde
açığa çıkabileceği kanaatindeyim şahsen. Örnek olarak Kuzey Kore verilebilir,
belki Suudi Arabistan yine buna yakın bir yapı olarak ortaya çıkar. Bu iki
rejimde de mutlak iktidar amacı vardır ve kendilerini Juche ile Vahhabilik
üzerinden kurarak, meşruiyetlerini sağlamlaştırmış ve gerçek ile metafiziği
kırmayı başarmışlardır yani yoğun bir şekilde insan mentalitesine hükmedip,
yapıyı bulunduğu kabın şekline sokturmuşlardır. Ha, Suudi Arabistan değişmekte
ve arkasında ki dış destekte rahatlıkla görülebilir fakat yine de bence bu
değişimlerde ki temel amaç bile iktidarı sağlam tutabilmek ve dış desteğe ragmen,
insanlarda bunun yıkılmasına yönelik düşüncelere bile yoğun bir saldırı söz
konusu, yine de belli bir kırılma var denilebilir ama listede durması
taraftarıyım ben en azından sağlam bir şekilde değişene kadar. Bunlar örnekler,
belki çoğaltılabilir de tarihten verilebilecek Papalık Devleti ve Avrupa’da
kurduğu hegomonya gibi. Yine de bunlar kısıtlı zamanda, kısıtlı yerlerle
kalabilecek düzenlemelerdir ve devam etme olasılığı yoktur, elbet değişmeyen
iki şeyin değişim ve ölüm olduğu dünyada değişimi tadacaklar ve sonunda
öleceklerdir. O yüzden O’Brien’ın anlattığı tarzda bir düzenin tüm dünyaya
yayılabilmesi ve sonsuza kadar kabuk tutması o kadar da mümkün değildir fakat
kitapta ki rejimin varlığı imkansız değildir dediğim gibi, bilhassa mümkündür. Elbet
bir karşıtı olacaktır ve bu karşıt, yeri geldiğinde kendisinden daha iyi veya
daha kötü bir alternatif olacaktır, amaçları aynı birbirlerinin çakması
Neo-Bolşevizm, İngiliz Sosyalizmi ve Ölüme Tapınma gibi ideolojiler
birbirlerini karşıtı olarak sonsuza kadar var olamazlar gerçek dünyada. Belli
bir dönemde olabilir, yine de bu kadar aynı ve benzer olamaz, elbet belli
farklılıklar ve karşıtlıklar güdülmelidir, kültürler ve insanlar bunu yaratır
ve bence yaratacaktır ancak ve ancak ne zaman bu farklılıklar bir yok edilme
aşamasına geçilip, birleşik bir insan medeniyetinin tek dilli, tek yönetimli
bir yapısı hayata geçirilir, o zaman bunları konuşmamız daha farklı bir boyuta
çıkar lakin şimdilik çok mümkün değil gibime geliyor. Şahsi yorumlarım tamamen,
karşıt düşünceler olabilir her daim.
Genel olarak benim 1984 ile
ilgili söyleyebileceklerim bu kadar. Aslında daha çok yazılacak, daha çok
çizilecek şey elbette çıkar bu ölümsüz eser hakkında ama beynimden bu kadarı
çıktı. Kısa bir özet geçecek olursam; Genel olarak yazarın kafasındakileri
kitaba nasıl yansıttığını, neleri amaçladığını kendimce yorumladım. Kitap, insana
güzel bir perspektif sunuyor bence ve farklı bir bakış açısıyla olayları
yorumlama şansı veriyor, bazen gözümüzle gördüklerimize Orwell’ın dünyasında ki
tabirlerle de bir yorum katma fırsatı tanıyor ve yoğun bir psikolojik drama
içeriyor distopyasının yanında. O açıdan, insanı bazen yeri geldiğinde boğuyor
ve o gri, karanlık ortama Orwell’ın satırları size götürebiliyor. Aşırılıklar
mevcuttur, yine de bir distopyada bunların olmaması da olanaksızdır. İşte
böyle, kısacası kitabın, kitabı okumadan belki de anlayamayacağınız çok kısa
bir özetiyle bitireyim. 2+2=5.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder