7 Eylül 2014 Pazar

Akıllı Telefonların İnsan Hayatına Olan Etkisi



Biliyor musunuz? Eskiden çok gözüme çarpmazdı ama bir akıllı telefon sahibi olduktan sonra daha çok dikkatimi çekmeye başladı. İnsanların ellerinde sürekli bir akıllı telefon var ve bu olay bir müddet sonra gerçekten can sıkıcı bir hale gelebiliyor.

İnsanlar bir grubu, bir sanatçıyı izlemek için konserlere katıldıkları zaman bile akıllı telefonlarını elden bırakmıyorlar, telefonun küçük ekranından sanatçıyı izleyerek şovu kayıt ediyorlar ve sahnedekini kendi gözleriyle canlı bir şekilde izleyip o anın zevkine varmak yerine akıllı telefonlarıyla anı “ölümsüzleştiriyorlar”! İşte ben bunu anlamıyorum ve her şeyin kayıt altına alınıp, belgelenmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Anın tadını çıkarmak varken niye anı “ölümsüzleştireyim” ki?

Tabii küçük bir çocuğunuz varsa onu kameraya çekip aradan yıllar geçtikten sonra onunla oturup o anları izlemek ayrı bir olaydır. Bunun keyfini ben daha bilmiyorum tabii ama babamın, zamanında benim ve ağabeyimin görüntülerini çekmesi sonrası aradan yıllar geçtikten sonra bizimle oturup izlemesi hem onun için hem de bizim için büyük bir keyif. Böylece annem ve babam görüntüleri izleyip eski günleri hatırlıyor, ağabeyim ile ben ise küçüklüklerimiz hakkında fikir sahibi oluyoruz. Tabii bir ebeveynin de elinde akıllı telefonuyla 7/24 çocuğunu kayıt altına alması onayladığım bir davranış değil, her şeyi tadında bırakmak lazım.

Akıllı telefonların ve elbet teknolojinin büyük kolaylık olduğunu ve de eğer kişi isterse telefonda sadece zaman geçirmek için harcadığı zamanı kendisini geliştirmeye, ileri taşımak için de kullanabileceğini biliyorum. Günümüz gençliğinde kendini bir konuda geliştirmek, bilgi sahibi olmak çok da ilgi çekici olmayabiliyor çünkü ben şuna da inanıyorum ki bazı konularda gerçekten iyi olabilmek, gelişebilmek ve bilgi sahibi olabilmek ancak bazı zevklerimizden fedakârlık ederek oluyor. Tabii bu da gençlerin işine gelmiyor.

İnsanlar sosyal bir ortamda bulunmalarına rağmen sosyal paylaşım sitelerine giriyorlar ve asıl gerçek hayatta sosyalleşebilecekleri yerde sanal hayatı gerçeğe tercih ediyorlar. Şahsen ortak sohbet edilebilecek bir ortamda akıllı telefon kullanıp da sohbete katılmayan kişiler moralimi bozuyor. Hem arkadaş ortamına hem de o kişinin arkadaşlarıyla ilişkisine zarar veriyor. Sizce de öyle değil mi? Bence bir arkadaş ortamında herkesin akıllı telefonlarını kapatıp bir kenara koyması gerekiyor, siz bunu arkadaşlarınıza söylediğinizde aslında konuşulacak gerçekten çok fazla şey olmasına rağmen size “Konuşacak konu yok ki?” diyebilirler. Şayet bir şekil arkadaşlarınızı ikna edip telefonları kapattırırsanız bir müddet sonra bazı konularda konuşmaya başladığınızı ve sohbetten zevk almaya başladığınızı fark edeceksiniz. Sohbet edemiyorsanız ya da sohbetten zevk alamıyorsanız bu elinizde bir akıllı telefon olmadığından değil arkadaşlarınızı yanlış seçtiğinizden dolayıdır.

Kısaca akıllı telefonların insan hayatına etkisi genel olarak bakarsak, kötüdür. İnsanı bazı zevklerden maruz bıraktığı gibi kullanmasını bilmeyen için zararlı bir aygıttır.


Unutmayın, akıllı olanlar sadece telefonlar olmak zorunda değil.

2001: Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey) - Film Eleştirisi



 2001: A Space Odyssey - Film Eleştirisi

Geçtiğimiz hafta 1968 yılında yapılmış olan Stanley Kubrick’in yönettiği 2001: Uzay Macerası isimli (Orijinal ismi, 2001: A Space Odyssey) filmi izledim. Film gerçekten anlaşılması zor, bir sürü alt mesaj içeren bir film. Genel olarak filmin konusu 2001 yılında geçen bir uzay görevini, uzay gemisinin mürettebatının görev süresince yaşadıklarını konu alıyor. Mürettebatımıza bu görevde HAL-9000 isimli süper bir bilgisayar da eşlik ediyor.


Film ilk olarak Afrika çölünde bir grup primatın kavgası ile başlıyor. Aniden uzaydan gelen ne olduğu bilinmeyen dikdörtgen şeklindeki bir cisim dünyaya iniyor ve bir primatın bu cisme dokunması ile bu primatın evrimi başlıyor. Bu primat diğer primatlara karşı daha evriminin başlarında olmasına rağmen bir kemik parçasını kullanarak üstünlüğünü onlara karşı kuruyor.



2001’de, bir önceki sahneden 4 milyon yıl sonra, bir uzay gemisi aydan gelen esrarengiz sinyallerin ardından aynı siyah dikdörtgen cismi keşfediyor ve macera da bu şekilde başlıyor. Görev sırasında HAL-9000 isimli süper bilgisayar bir mürettebatın hatası üzerine insanların kusurlu olduğunu keşfediyor ve görevi başarısızlığa uğratma ihtimallerinden dolayı bu görevde insanlara gerek olmadığı sonucuna varıyor. Beş kişilik mürettebatın üçü derin uykudayken onların yaşam destek ünitelerini sonlandırıyor ve diğer iki kişiyi ise gemi dışında bırakıyor. Gemi dışında kalan biri hayatta kalıyor ve gemiye başka bir yerden girmeye çalışıyor. HAL onun bunu yapamayacağını çünkü diğer taraftan girmesinin kişi için büyük bir risk olacağını, ölme ihtimalinin olduğunu hesaplıyor ve insanın cesaretini hesaba katmıyor çünkü ne de olsa HAL duyguları olmayan, neden-sonuç ilişkisine dayalı davranan bir makine. Kişi sonuç olarak gemiye diğer taraftan giriyor ve HAL’ı çok basit bir alet olan tornavidayla kapatıyor. 4 milyon yıl önceki basit bir alet olan o kemik parçası da aslında insanın evrimiyle birlikte gelişip son aşaması olan HAL-9000 oluyor. Alet öyle bir evrimleşiyor ki yaratıcısına (İnsana) gerek duymuyor. Bu kadar gelişmiş bir alet olmasına rağmen çok basit bir alet ile sonunun gelmesi de bir hayli ilginç. Film insanın ne kadar evrimleşse de yenemeyeceği bir olguyu da ortaya koyuyor, ölüm olgusu. Film ölümden sonrasını olabildiğince kendince mesajlarla açıklıyor.


                                                     

Film zamanında çok iyi eleştiriler de alıyor çok kötü eleştiriler de, zamanına göre çekimleriyle, konusuyla gerçekten iyi bir film ve vermek istediği mesaj ve göndermelerle zamanının ilerisinde bir film. Filmdeki birçok göndermeden biri de içinde şarap bulunan bardağın yani taşıyıcının (Yani insan bedeninin) kırılması ve şarabın yani taşınanın (Yani ruhun) dökülmesine rağmen var oluşunun devam ettiğini göstermesi güzel bir gönderme. Filmi anlamak hiç kolay değil, filmi seyredenlerin mesajları iyice anlaması için bir seyirci tarafından bir internet sitesinde filmi anlatan bir slayt bile hazırlanmış. Bu slayt sayesinde film boyunca size sunulan yapboz parçalarını kafanızda birleştirebiliyorsunuz.


Filmin uzun çekimleri seyirciyi sıksa da burada uzun çekimlerin yapılmasının nedeninin filmin dönemin şartlarının son noktasındaki çekimleri olabildiğince seyirciye göstermek ve seyirciyi iyice o ortama sokmak için yapıldığını düşünüyorum. Filmi izlerken kişi bazı şeyleri anlamakta güçlük çekse de mesajların ne olduğunu öğrenince neyin ne olduğunu daha iyi anlıyor. Üç saat uzunluğundaki bu filmi, sinemayı eğlence aracı olarak görmeyen bir sanat olarak gören kişilerin izlemesini tavsiye ediyorum.